Kumral kumsaldayım. Bütün hikâyelerin başladığı, güneşin doğduğu yer. Ojmah'nın kalbi.
24 Temmuz 2014 Perşembe
23 Temmuz 2014 Çarşamba
Kış Uyandığında Herkes Daha Sessiz Uyur (Öykü)
Hikaye henüz proje aşamasında olan romanım Ojmah'dan bir kısım olduğu için birkaç açıklama yapmam uygun olur diye düşünüyorum. Temel olarak bu kısımda Ölümbozan Denizi'ne düşüp oradan dünyaya geçen ve bir şekilde yeniden Ojmah'ya dönen Nis'in yeniden doğuş öyküsünü okuyoruz. Olaylar Ojmah'nın ana kıtasında Ejderha Uykusu isimli şehirde geçiyor. Kış Uykusu ve Camkent yine şehir isimleri. Pungerahu Ojmah'daki tek aktif yanardağ. Mehara bir din. Rakşasa şeytanın Ojmah'da kabul edilen genel adı. hikaye iki ayrı anlatıcının gözünden anlatılıyor bunlar Nis ve Nimesin. Her şey kafamda anlamlı olduğu için sorun oluşturabilecek herhangi bir terim daha var mı bilemiyorum, bütün bu söylediklerim okudukça anlamlanacak. Bununla bağlantılı önceki Ojmah hikayelerimi okumayanlar için Ölümbozan Denizi'nin durumunu şöyle bir alıntıyla açıklayayım:
Ölümbozan Denizi… Rivayete göre bir kıyısı cennete, diğeri cehenneme uzanırmış ve eğer yeterince iyi biriyseniz suyunun tek bir damlası ölüm dâhil bütün belayı beşere şifaymış. Ama eğer, ruhunuz kötülüğe dokunmuşsa, işte o zaman iyiye dair ne varsa alırmış sizden.

Ateş rüzgârları önünde Kunâla
yedi milyar sene var
koşuyor
kaçıyoruz
Canımın elleri var sana uzanmış
tutuyor
bırakıyorum
Yedi milyar sene
yedi gün
ılık denizler içinde Kunâla
yedi milyon sene var
dalıyor
çıkıyoruz
gidiyor
geliyorum
Yedi milyon sene
yedi saat
orman yeşilliğinde Kunâla
büyücü inliyor
uyuyor
uyanıyorum
Yedi bin rüya
Yedi gök
Ateşler sönmüş Kunâla
denizler soğuk
gözlerinde bir şey var Kunâla
akşamlar içinde sana bakıyorum
gözlerinde bir şey var Kunâla
yedi sene
bunu düşünüyorum
yedi sene
yedi an
Asaf Halet Çelebi
Nimesin
Öykü ikinci yazın ortasında, yılın ilk ateş yağmurunun yağdığı akşam başlamıştı. Üzerinde senin için göçerlerden aldığım, kırmızısı uzun yıllar önce solmuş Nym ipeği elbise vardı. Ejderha çiçeklerinin arasında koşuyordun, sıcak damlalar karamel rengi saçlarının üzerinde yuvarlanıyordu. Kar Yıldızı kadar beyazdın.
Uçurumun kenarına varınca durdun, ellerini havaya kaldırıp gözlerini kapattın. Yağmur yalnızca sana yağıyor gibiydi, belki de sahiden öyleydi. Bilmiyorum Nis, bilmediğim o kadar çok şey var ki... Gözlerini açıp bana seslendin, damlalar burnunu sıyırıp dudaklarından içeri kaydı.
"Nimesin, buraya gel!"
Konuşurken sıcak damlalar minyatür eller gibi gözlerinden, burnundan ve dudaklarından boynuna doğru akıp elbisene dökülüyordu, gülüyordun. Uçurumun ötesindeki ormanın kıyısında köylü kadınlar ılık yağmur suyuyla çocuklarını yıkıyordu, toprak sabununun kokusu çiçeklerin kokusuna karışmıştı. Çocuklar da seninle birlikte gülüyordu Nis, ama senin güldüğünü görmüyorlardı. Kimse görmüyordu, yalnızca ben…
Sana doğru birkaç adım attım, kendi etrafında dönerken sıçrattığın damlalar yüzüme, ellerime çarpıyordu. Sana o kadar yakındım. Birden durdun, gülümsemen mum çiçekleriyle kaplı bir sarmaşık gibi yüzünü sardı. Elini bana uzattın, bir ayağını geriye attın. Yavaşlayan zaman içindeki o tek bir an içinde sana baktım Nis. Gözlerinde bir şeyler vardı. Düşerken gözlerinde bir şeyler vardı ve ben seni tutamadım. Elim eline uzandı ama seni tutamadım. Yedi sene “o an”ı düşündüm Nis, ama o an hiç düşünmedim. Sadece peşinden gittim.
Ölümbozan sanki su değil de ateşti. Ben ona sarıldıkça o beni itti. Seni aradım Nis, sanki asırlar sürdü. Sonunda yüzeye çıkıp yardım istediğimi hatırlıyorum. Öyle bağırdım ki, Kış Uykusu’ndakiler bile sesimi duyabilirdi. Ama kimse gelmedi Nis. Kumsalda kuş taşı toplayan rahipler, kurutulmuş elma ve sim çayı satan yaşlı kadın, Albatros’un masalcısı, çocuklarını yıkayan köylü kadınlar, toprak sabunu kokan çocuklar… Kimse gelmedi ve sen gittin, gittiğini anladığımda ağladım Nis. Çünkü tek yapabildiğim buydu. Her şeyini kaybetmiş bir çocuk gibi ağladım. Dudaklarımın arasından akan çığlık denizin sularını kumsala savurdu ve Ölümbozan’ın kucağında kayboldum.
Nis
“Hey, denizkızı!”
Gözlerimi aralayıp yukarı, ona baktım. Dudakları yüzüne genişçe yayılmış, gülümsemesi neredeyse yüzünün tamamını kaplamıştı. Nemli toprakla kaplı ellerini solmuş tişörtüne sildi ve beni daha net görebilmek için gözlerini kıstı.
“İstediğin çiçekleri diktim, umarım bu defa çizmek istediğin kuşları bahçeye çekmeyi başarırız.”
“Teşekkürler, Nisien. Tanıdığım en yardımsever, en süper, en harika, en görkemli, en efsanevi…”
Kaşlarını çatarak bana baktığını fark edince kıkırdadım. Nisien benim 7 senelik dostumdu, onu pohpohladığımı daha ilk saniyeden anlayabiliyordu.
Öğlen güneşi altın rengi sakallarından dünyaya yansıyordu. Onu güneşin altındayken izlemeye bayılıyordum. Onu güneşin altındayken çizmeye bayılıyordum. Yaz göğü mavisi gözleri ve kıpkırmızı dudakları güneş ışığında onu fantastik bir mücevhermiş gibi gösteriyordu. Bu düşünce bana uzun övgümü tamamlama konusunda ilham verdi.
“Tanıdığım en fantastik Nisien sensin,” dedim ve dudaklarımı ısırarak tepkisini bekledim.
“Tanıdığın tek Nisien, hayır, pardon, dünya üzerindeki tek Nisien ben olduğum için olabilir mi o acaba? Nisien. Kim çocuğuna böyle aptalca, anlamsız bir isim verir ki?”
Omzumu silktim ve konuşmadan önce yeniden gözlerimi kapattım.
“Ben seviyorum.”
“Neyse, ben eve ne zaman döneceğini sormak için gelmiştim aslında.”
“Şu dalın üzerindeki yuvayı görüyor musun?” diyerek yaslandığım ağacın tepesindeki yuvayı işaret ettim. “O yuvada siyah gagalı kırmızı bir kuş ve yavruları var. Onları çizmeye çalışıyorum. Çok az işim kaldı, biter bitmez dönerim.”
***
Göz kapaklarımın içini kıpkırmızı boyayan güneşin altında yeniden doğduğumdan beri dünyada yeterince kırmızı olmadığını düşünüyordum. Ne olurdu çimenler de kırmızı olsaydı, ağaçların yaprakları da. Ve çiçeklerin sapları, yosunlar, yeşil olan her şey...
Rüzgâr ayaklarımın altında hışırdayan ölü yaprakları buhardan kuşlar gibi uçurmaya başladığında hava gökhalıya dökülen lacivert bir boyaymış gibi hafif hafif kararmaya başlamıştı. Kâğıtlarımı dosyama kaldırdım ve ağaçtan destek alarak ayağa kalktım. Yerde duran dosyamı alıp doğrulduğumda attığı her adımda simsiyah kıvırcık saçları sanki canlıymışçasına başının etrafında çılgınca uçuşan bir kadının nefes nefese bana doğru koştuğunu gördüm. Kadın bir adım önümde durdu ve elleriyle omuzlarımı sıkıca kavradı. Konuştuğunda sesi koşmanın getirdiği yorgunlukla kısılmıştı.
"Benimle gelmelisin. Hemen."
Bir anlık şokun etkisinden çıkıp korkmaya başlamıştım. Yavaşça hızlanan nabzım duyuşumu perdeliyordu. Ellerimi kadının sıkı tutuşundan kurtarmak için silkindim.
"Ne gitmesi, bırak beni! Ne yapıyorsun?"
O ise dediğimi hafifçe başını sallayarak geçiştirdi. Gözleri kocaman açılmıştı, yalvarır gibi bakıyordu.
"Lütfen," dedi. Derin bir nefes alıp devam etti, kapattığı gözlerinin arasından bir damla yaş süzülüp esmer teninde kendine ıslak bir yol açtı.
"Anlamıyorsun, lütfen. Açıklayacak vaktim yok."
Amacını anlamasam da son dediğine inanmıştım çünkü konuşurken omuzlarımı sarsmaya başlamıştı ve sürekli omzunun arkasına, geldiği yöne doğru bakıyordu. Onu sakinleştirmeye karar verdim çünkü kadın panik halindeydi ve besbelli benden güçlüydü.
"Sakin olun, lütfen. Sizi tanımıyorum, sizinle gelemem. Lütfen beni yalnız bırakın. Eve dönmeliy-" Ağacın tepesinden kurşun gibi düşen kırmızı bir şey lafımı böldü. Onun resmini çizmeye çalıştığım küçük kırmızı kuş olduğunu fark edince çığlık attım. Kadın dikkatimin dağılmasından faydalanıp ellerimi yakaladı ve beni sürüklemeye başladı.
"O kuş benim yüzümden ölüyor, ben burada olduğum sürece yaşayamaz. Anlamıyor musun? Ben başka... Başka bir yerdenim. Onun ömrünü çalıyorum."
Ayaklarımın altından etrafa saçılan çakıl taşlarından biri kadının kolundan sekip alnıma çarptı, acıyla inledim.
"Bırak beni, canımı yakıyorsun. YARDIM EDİN!"
Kadın ağzımı kapamaya bile zahmet etmeden beni çekmeye devam etti, bu arada omzunun üzerinden aynı sabit noktaya bakıp duruyordu. Bense tekrar tekrar bağırmaya devam ettim. Elbet biri beni duyacaktı. Biri beni duymalıydı...
"YARDIM EDİN LÜTFEN, YARDIM EDİN!"
"NİS! NİS NEREDESİN?"
Nisien'in sesini duyduğum anda bütün vücuduma serin, rahatlatıcı bir his yayıldı. Kadın hala beni sürüklerken ayaklarımı yere daha bir sert basıp arkama baktım. Nisien bütün hızıyla bana doğru koşuyordu ve gittikçe yaklaşıyordu. Kadının gözleri korkuyla genişledi, beni daha büyük bir kuvvetle sürüklemeye başladı. Nisien bana doğru yaklaşıp ellerini uzattığında kadın son bir kuvvetle bana sarılıp beni geriye, yere doğru çekti. Ve Nisien kayboldu. Her şey kayboldu.
Nimesin
Öfke gözyaşlarıyla dolu olan gözleri kızarmıştı, bu şekilde leylak rengi gibi görünüyorlardı. İncinmiş bileklerini şiddetle ovuşturup daha fazla incinmelerine sebep oluyordu. Birkaç saniye boyunca uzakta duran bize baktıktan sonra hışımla arkasını dönüp koşmaya başladı, saçları gün batımından dikilmiş bir perde gibi arkasında savruluyordu. Buraya geldiği geçidi aramaya çalışıyordu, ama geçit kaybolmuştu. O Nis’ti. Ölümbozan’ın bile kendine saklayacağı kadar güzel olan, sıradanı tuzla buz eden kırmızı, gün batımı, ejderha çiçeği, Nis…
Ellerimden akan son güç damlası ve dudaklarımdan havaya süzülen son nefes bacaklarımın gücünü kesince dizlerimin üzerine düştüm. Gözlerimden akan yaşlar ben fark etmeden bir gülümsemeyle genişleyen dudaklarıma tezat oluşturuyordu. O gerçekten de Nis’ti, benim Nis’im. Efsanelerde geçen kadın, Kırmızı Tanrıça, Kuş’u Uyandıran…
Parmaklarımla çenemden avucuma damlayan göz yaşına dokundum, en son Ölümbozan’ın dalgaları arasında ağlamıştım. Sanki kalbimin üstünde uyuyan ejderha uyanmıştı, alevi sönmüştü, acı dinmişti. Nis henüz birkaç metre uzaklaşmıştı ki Boris peşinden koşup onu kolundan yakaladı. Nis onun sıkı tutuşundan kurtulmak için çılgınca tepiniyor ve bağırıyordu.
“Sus, sakinleş dedim sana. Henüz senin doğru kişi olduğundan bile emin değiliz. SANA SAKİNLEŞ DEDİM!”
Boris’in eli rüzgâra kapılmış bir kuş gibi savrulup Nis’in yanağına kondu. Yeniden uçtuğunda yerinde beş tane kırmızı parmak izi bırakmıştı. Kulaklarım garip bir uğultuyla dolmaya başlamadan hemen önce Rahip Jhorn’un öfkeli sesini duydum.
“Ne yaptığını sanıyorsun Boris? O “Kırmızı”. Kuş hepimizin canını alacak. Ellerini onun üzerinden çek, HEMEN DEDİM!”
Sonra zaman yavaşladı, artık Nis’in rüzgârda savrulan her bir saç telini, göz kırpınca yanaklarına değen her bir kirpiği görebiliyordum. Kalp atışlarım uzun aralıklarla gelen şimşekler gibiydi, bütün vücuduma serin bir enerji yayılıyordu. Boris titreyen ellerini boynuna götürdü, dizlerinin üzerine düşmüş nefes almaya çalışırken ruhunu yansıtan yılanlar gibi tıslıyordu. Artık onun yüzü de Nis’inki kadar kırmızıydı. Kırmızıyı seviyordum, Boris gibi insanların yüzünde, Boris gibi insanların bedeninden fışkırıp toprağa karışırken…
“ Hera Jadugara* Nimesin…”
Jhorn’un omzumu sıkıca kavrayan eli beni kendime getirdi. Silkinerek kendime geldim. Uzakta Boris’in öksürdüğünü duyabiliyordum, tıpkı bir çöl köpeğine benziyordu. Sürünerek şu anki tek istikametim olan Nis’ten uzaklaşmaya çalışıyordu.
Artık aramızda yalnızca bir adım vardı. O adımı geçebilir, onu eskisi gibi kollarıma alabilirdim. Ama o bir adımlık mesafe yıkılmaz bir duvardı.
“Nis?”
Ona hitap ederken sesim tıpkı yedi yıl önce olduğu gibiydi: özgüvensizliğin verdiği bir tereddütle dolup taşan, çekingen hatta korkak ama kötülükten yoksun. O ise bana baktı, bana sadece baktı. Söyleyecek hiçbir şeyi yok gibiydi. Tabii ki beni hatırlamıyordu, kehanette bundan bahsedilmişti. Ama bir şey söyler diye düşünmüştüm. Çünkü o akşam gözlerinde bir şeyler vardı ve bana söylemeye fırsatı olmamıştı. Yedi sene o anı düşünmüştüm, yedi milyon sene, yedi an.
“Nis, beni hatırlamadığını biliyorum. Fakat bana güvenmelisin, çünkü aslında beni tanıyorsun. Beni hatırlayacaksın.” Onu ikna etmeye çalışıyordum ama son cümle daha çok benim içindi. Kendimi buna inandırmalıydım, çünkü buna inanmazsam çıldırırdım.
“Şimdi bizimle gelmelisin. Sana söz veriyorum, kimse seni incitmeyecek. Eve varınca her şeyi açıklayacağız. Güven bana.”
Son cümleyle birlikte aradığım özgüveni derinlerde bir yerde bulmuş ve eline uzanmıştım. Ama bu bir hataydı, çünkü kaşları öfkeyle kalktıktan birkaç saniye sonra bir kuş kanadı kadar hafif tokadı yüzümde patladı. Tokatla birlikte boğazımda bir yerde bekleyen kahkaha da uyanarak özgürlüğüne kavuştu. Çığlığına, tekmelerine ve her türlü itirazına aldırmadan onu omzuma atıp kumsalın çıkışındaki çameve götürdüm.
***
Ona kehaneti, görevini, neden burada olduğunu, kısacası benimle olan ilgisi haricindeki her şeyi açıkladıktan sonra hiçbir şey söylemeden odasına çekilmiş ve yatağa yatar yatmaz uyuyakalmıştı. Belki de uyuyor numarası yapıyordu, bilmiyordum. Yatağının yanındaki koltukta oturmuş ifadesiz yüzüne bakarken istediğim tek şey ona her şeyi söylemekti. 12 yaşında onu köylülerin taşlarından kurtaran Nimesin’i anlatmak istiyordum, 16 yaşında ona aşık olan Nimesin’i, 17’sinde onun sevdiği olan Nimesin’i, 22’sinde onu kaybeden Nimesin’i… Ve son olarak o terk edince Ölümbozan’ın soğuk sularından kalbinin yerinde bir ateşle ayrılan, Ojmah’nın en güçlü büyücüsü Hera Jadugara Nimesin’i, yani yokluğunda ruhunu Rakşasa’ya satan Nimesin’i.Ona demek istiyordum ki: Üçüncü güneşin altında bana yönümü gösteren gölgen Ojmah’yı terk edince içimdeki şeytanı nefretin beslediğini anlamıştım. Çünkü Kara nehrin bilgeleri haklıydı Nis. En büyük acının gölgesinde, hiç silmeyecek biri için döktüğün gözyaşları aralıyordu mutluluğun kapısını. Ve o an sevmemekten mutlu oluyordun, görmüştüm bunu. Ben de herkesten nefret ettim, Nis. Sevmediğim insanlardan, bilmediğim insanlardan ama en çok da sevdiklerimden. Sevdiğim herkesten aynı anda nefret ediyordum Nis, bunu bana sen yapmıştın. Bu yüzden en çok da senden nefret ediyordum. O aptal gülümsemenin içimde yaşayan kuşları güldürmesinden, sadece yanımda olmanın bile beni daha güçlü hissettirmesinden, söylediğin tek güzel sözün kötü olan her şeyi silmesinden nefret ediyordum. İçimde yaşayan kuşları öldürmek istedim Nis, çünkü sen başka şarkıları arzularken onlar bana hala senin şarkını söylüyorlardı. O günlerde içimdeki şeytan Ojmah'nın en mutlu ruhuydu. Çünkü insanlar arzularıyla gözlerini bağlamış iğrenç yaratıklardı ve ben de onları incitmekten tarifsiz bir zevk alıyordum. Seni de incitmek istiyordum Nis, ama yapamazdım. Çünkü yoktun. Yokluğun yenilmezdi. Sen benim Aşil topuğumdun, içimdeki şeytanın gölgesiydin.
Nis
Kırmızı. Gece göğü neredeyse kırmızıydı. Milyonlarca yıldız göğün yüzü boyunca yüzlerce farklı şekil oluşturmuştu. Ilık bir esinti usulca tenimi sıyırıp şehir boyunca geziniyordu: Ejderha Uykusu. Şehir gerçekten de ismiyle uyumluydu, çünkü söylediklerine göre bütün yıl durmaksızın esen bu rüzgâr tıpkı uyuyan bir ejderhanın nefesine benziyordu. Kaçırılarak getirilmiş olmama rağmen ilginç bir şekilde burayı sevmiştim.
Korkuluklara sıkıca sarılmış olan parmaklarımı gevşettim ve ağırlığımı yeniden ayaklarıma verdim. Hemen arkamda duran sallanan koltuğa oturdum, bakışlarım yeniden göğe takıldı. "Geçit"ten geçerken dosyamı düşürmüş olmasaydım resmini çizebilirdim. Bu alışmama birazcık da olsa yardımcı olurdu, ne de olsa onlar izin vermedikçe dünyaya dönmeye imkânım yoktu.
Kendilerine Kuş'un Gözleri diyorlardı. Birinci göz Jhorn’du, her şeyi bilen. Jhorn Mehara dininin bilge rahibiydi. Kimse gerçek yaşını bilmiyordu, söylentilere göre Kuş’u uyanık gören son canlı adam oydu. Fakat yaşına göre oldukça dinç görünüyordu. Kısa boylu bir adamdı. Gri-beyaz saçlarını başının tepesinde bu dünyada bile gençlere özgü olduğuna emin olduğum bir biçimde dikleştirerek şekillendirmişti. Eskimiş siyah, deri ceketinin içine yine solmuş bir yelek giymişti. Yeleğinin cebinden zincirli, ilginç bir saat sarkıyordu. Boynunda oldukça eski, yıpranmış bir fular vardı. Gözleri çivit mavisiydi. Kırışıklıklar yüzüne bir harita gibi yayılmıştı fakat bu Jhorn’un çekiciliğine hiç de zarar vermemişti.
İkinci göz Nimesin’di, kudretli olan. Ona Hera Jadugara diyorlardı, bu yüce büyücü manasına geliyormuş. Ojmah’nın en kudretli büyücüsü Nimesin’miş, bu ona Kuş’un armağanıymış. Söylediklerine göre üçüncü göz bendim, her şeye muktedir olan. Yüzyıllardır uyumakta olan Kuş’u uyandıracak savaşçı, kırmızı kadın. Kuş Mehara kehanetlerine göre Ojmah’ya adaleti getirecek olan kutsal bir ruhtu. Bir insan nasıl olur da yüzyıllarca uyur bilmiyordum. Dahası büyücülere, kulağa mitolojik gelen bir dine, başka bir gezegenin varlığına inanma fikri bana delirdiğimi düşündürüyordu. Çünkü beynimin muhtemelen çıldırmış bir köşesi bütün bunlara sorgulamadan inanmayı seçmişti. Burada, bu kumsalda tanıdık bir şeyler vardı. Sonra Nimesin… O bütün bu delilik labirentinde aklımın en sıkı tutunduğu ipti.
Yüzümün önünde ortaya çıkan kadehi görünce bir an için sıçradım. Elin sahibi Nimesin’di. Kadehin içinde garip, yarı saydam lacivert bir sıvı vardı. İçinde minicik pırlanta parçaları gibi parlayan baloncuklar yüzüyordu. Parmaklarım serin camın etrafında sıkıca kapandı.
“Teşekkür ederim. Bu tam olarak nedir? Geceyi bir bardağın içine doldurmuşlar gibi görünüyor.”
“Sānjē, ışığı en soluk olan yıldızın adı. Aslında bu gece üzümünden yapılan ve yalnızca Camkent’te üretilen bir tür şarap. İlk içtiğinde henüz ilk kadehte sarhoş olmuştun. Yanakların kıpkırmızıydı ve sürekli gülümsüyordun. Kadehi dudaklarına götürüp bir yudum daha aldın ve bana dönüp ‘Yıldızları içiyorum Nimesin,’ dedin. ‘Bana geceyi getirmişsin.’ Sonra da ona Sānjē, ismini verdin, böylece Sānjē artık diğer yıldızlardan daha çok parlayacaktı, böyle demiştin.”
Anlattığı hikâyenin bana bir şeyleri çağrıştırmasını, onu hatırlamamı bekliyordu fakat onu dinlerken bir yandan da dikkatle incelememe rağmen hiçbir şey olmadı. Gözlerimdeki bakışı görünce başını eğdi.
“Üzgünüm,” dedim ve bunu kastederek söylemiştim. “Üzgünüm Nimesin, ama kim olduğunu, hayatımın hangi boşluğunu doldurduğunu bilmiyorum. Belki bana söylesen, bu-” Dudaklarıma bastırdığı parmakları lafımı böldü.
“Olmaz, Nis. Üzgünüm.” Konuşurken parmakları dudaklarımın üzerinden kaydı ve yüzümü avuçlarının arasına aldı. Düzgün kaşlarının altında, ay ışığında parlayan gözleri sıcacık bir kahverengiydi. Gözleriyle aynı kahverengi saçları alnının üzerine dökülmüştü, anlık bir dürtüyle onları düzeltmek istedim fakat bunun yerine kadehi tutmayan elimi yumruk yaparak sıktım.
Nimesin elini yüzümden çekip kadehini yere bıraktı ve geriye yaslandı. Ben de ayaklarımı altımda kıvırıp koltuğun sırtına yaslanarak gökyüzüne döndüm ve içeceğimi bitirdim.
Çamev'in bulunduğu kumsalın bitimindeki uçurumun altında bulunan bir mağarada yürüyorduk. Sabahın ilk ışıklarıyla yola çıkmıştık. Etrafımdaki herkes sabırsızca bir şeyler mırıldanıyordu, Nimesin hariç. O oldukça neşeli görünüyordu. Nerede olduğumu bilmiyordum, yaşadığım her şeyin gerçekliğinden şüpheliydim, Nisien için endişeleniyordum... Kısacası kafamın içinde bin türlü hikaye sonsuz bir girdap içerisinde dönüp duruyordu.
Mağaranın girişinden uzaklaştıkça etrafımda tek tük yabancı yüzler görmeye başlamıştım. Kadınlar, erkekler, gençler, çocuklar ve yaşlılar... Hepsi üzerinde güneş sembolleri olan elbiseler giymişlerdi. Birçoğu ellerini mağaranın zeminindeki toprağa gömmüş,transa geçmiş gibi duaya benzeyen bir şeyler mırıldanıyordu. Bazıları bulundukları köşede top gibi büzüşmüş uyuyordu. Fakat geldiğimizi fark eden herkes Nimesin'i görür görmez kollarını kafalarının tepesinde birleştirip yere kapanıyordu. İçlerinden bir tanesi, küçük bir kız çocuğu annesinin elini bırakıp yanıma koştuğunda ve dışına sarı bir göz çizilmiş elini ağzının üzerine kapatıp önümde diz çöktüğü zaman tapındıkları kişinin ben olduğumu fark ettim. Bunun ne anlama geldiğini sormak için döndüğümde Jhorn kısık ama açık bir sesle konuştu.
"Meharan, uyan. Uyan ve her şeye muktedir olanın önünde eğil. Sana vaat edilen gün geldi. Fedakarlık vakti geldi."
Jhorn konuşmaya devam ediyordu fakat dediği hiçbir şeyi anlamıyordum. Bu yüzden Nimesin'in yanına gidip ona tüm bunların ne anlama geldiğini sordum. Sesim mağaranın sessizliği içinde yankı yapmış olmalıydı ki bir anda bütün yüzler bana döndü. Nimesin olayın ciddiyetine tamamen tezat oluşturacak şekilde kahkaha attı ve işaret parmağını dudaklarına bastırıp fısıldadı.
"Sssh, kış uyandığında herkes daha sessiz uyur sevgilim."
Jhorn kaşlarını çatmış Nimesin'e bakıyordu fakat Dûta (Beni dünya ve Ojmah arasındaki geçitten geçiren kadın.) bana bakarak tedirgince gülümsüyordu. Bir an sonra bütün meşaleler söndü. Buna rağmen mağaranın içi insanların yüzlerini görebileceğim kadar aydınlıktı. Kaynağı aramak için çevreme bakınırken, mağara zeminindeki bitkilerin garip, fosforlu bir ışıkla parladıklarını gördüm. Nimesin diz çöktü, toprağın içinden turuncu ışıklar saçan bir şey çıkardı ve onu parmağıma taktı. Bu siyah camdan bir yüzüktü fakat içinde küçük, düzensiz damlacıklar şeklinde yayılmış ışık kaynakları vardı. Ben hayretle elimdeki yüzüğe bakarken Nimesin kulağıma eğilip bir şeyler fısıldadı.
"Jvāḷāmukhī taşından yapılmış yüzükler. Yalnızca Ej Dağı'nın yamaçlarında bulunur. Lavın bir kısmının aniden soğuması sonucu oluştuklarına inanılıyor. Camın içindeki turuncu ışıklar hala donmamış olan lav damlaları. Mehara kahinlerince güç verdiğine inanılır."
Böylece her parmağımıza birer yüzük taktık ve Jhorn'un önderliğinde mağaranın derinliklerine inen yolumuza devam ettik. Uzun bir süre sonra küçük bir odacığa ulaştık. Odacığın önünde biri kadın diğeri erkek iki kişi diz çökmüş bir ağızdan bir ilahi söylüyordu.
"Dinlen şimdi savaşçım. Sonra yaşa, sonra uyan ve izin ver arayanlar bulsun adaletini. Bilge düşünsün, büyücü kutsasın, kırmızı-"
Oda birkaç küçük meşalenin loş ışığıyla aydınlatılıyordu. Kirli beyaz kayalar ve toz dışında tamamen boştu. Fakat sonra onu gördüm, kayalardan oluşmuş dağın ortasında ölü gibi yatıyordu. Sarı pullarının her biri avuç içim büyüklüğündeydi, kuyruğunun ucundan başına kadar bütün omurgası bir diken dizisi ile kaplıydı. Devasa kanatlarını vücudunun etrafına sarmıştı. Ben büyülenmiş bir şekilde ejderhaya yaklaşırken bütün sesler bir hortum gibi etrafımı sarmış kendi ahenklerine kapılıp dönüyordu. Güneş pelerinli insanların duaları, Jhorn'un kelimeleri, nöbetçilerin ilahisi. Fakat hepsinin ötesinde onu duyabiliyordum. Dalgaların kumsala vuruşu gibi burnundan alıp verdiği nefesini, bir kuşun kayalara çarpıp yankılanan çığlığı gibi atan kalbini... Uzaktan, çok uzakta bir yerden Nimesin'in adımı seslendiğini duydum. Fakat yürümeye devam ettim. Avucumda, derimin altında çırpınan bir kuş varmışcasına atan nabzım, serin, metalik pulun üzerinde durdu.
Nimesin
Nis Kuş'a dokunduğu sırada herkes beni tutmakla meşguldü. O kadar korkmuştum ki onları büyüyle savuşturmak aklıma bile gelmemişti. O an yedi yıl önceki Nimesin'dim, uçurumdan düşen Nis'i tutmaya çalışan Nimesin. Ve yine onu tutamamıştım. Fakat bu defa atlayabileceğim bir Ölümbozan yoktu ve Nis tüyler ürperten bir çığlıkla dizlerinin üzerine düştüğünde artık hiçbir şeyin anlamı yoktu.
Öfkeyle haykırdım, mağaranın derinlerinde yuvarlanan kayaların sesi ve çığlıklar duyuldu. Beni tutan kollardan kurtuldum ve ona gittim. Ona dokunmama bir adım kala bütün bedeni alev aldı. Dehşetle dizlerimin üzerine düştüm. Tırnaklarımı zemini kaplayan taşlara saplayıp ayağa kalktım ve Jhorn'un boğazına sarıldım, her şeyi bilen. Gücü kontrol edemiyordum, Jhorn'un yüzünden ince kıymıklar halinde deriler soyuluyordu. gözleri yuvalarından fırlayacak gibiydi. Söyleyecek ne vardı ki?
"BİLİYORDUN!" Gözlerimden kayan yıldızlar Pungerahu'nun göz yaşlarıymışçasına tenimi dağlıyordu. "ONU BEN ÖLDÜRDÜM. ONU DİRİ DİRİ YAKTIM. ONU BURAYA BEN GETİRDİM VE SEN BÜTÜN BUNLARIN OLACAĞINI BİLİYORDUN!"
Jhorn'un yüzü morarmaya başlamıştı ama bu beni durdurmadı. O beş senedir yoldaşımdı, kardeşimdi ve gözümü bile kırpmadan onu öldürmek istiyordum. Rakşasa'nın ininde çürüyüşünü izlemek istiyordum. Fakat sonra onu duydum.
"Nimesin."
Ellerim gevşedi, Jhorn ayaklarımın dibine yığıldı. Ona döndüm. Saçlarının yerini kızıl bir alev almıştı, mavi gözleri kendi kızıl ışığı altında kaynayan birer denize dönüşmüştü. Arkasında Kuş, mücevherlere benzeyen gözlerini aralamıştı. Mağaranın her köşesinden gelip odaya toplanan insanlar, tekrar nefes almaya çalışan Jhorn, hatta Kuş bile onu izliyordu fakat o yalnızca bana bakıyordu.
"Sus. Sus çünkü kış uyandığında herkes daha sessiz uyur sevgilim. Nānā'nın hanındaki cüce şarkıcının söylediği Kış Uykusu şarkısıydı bu. Hatırlıyorum."
Ezgi V.
İstanbul - Lapseki /Çanakkale
19.7.14 - 01:28
Not: Yazı içerisinde bulunan hiçbir resim bana ait değildir. Onları bulduğum sitelerde kaynak belirtilmediği için ben de belirtemeyeceğim.
Etiketler:
büyü,
büyücü,
ejderha,
fantastik,
fantastik edebiyat,
hikaye,
Kısa öykü,
köyk1,
Öykü,
paralel evren,
sihir
14 Nisan 2014 Pazartesi
Kış Uyandığında Herkes Daha Sessiz Uyur (Öykü) - Giriş
Bayadır rafta duruyor bu öykü. Bir türlü başlayamıyordum, o ilk cümleyi yazamayınca hiçbir şey olmuyor malum. Bugün ilham uğramaya karar verdi ve bir giriş yazmayı başardım. Hazır yazmışken birkaç kişi okusun da bu bana güç versin diye yayınlamaya karar verdim.
Kış Uyandığında Herkes Daha Sessiz Uyur - Giriş
İçimdeki şeytanı nefretin beslediğini anlamıştım. Çünkü
Kara Nehrin bilgeleri haklıydı Nis, en büyük acının gölgesinde, hiç silmeyecek
biri için döktüğün gözyaşları aralıyordu mutluluğun kapısını. Ve o an
sevmemekten mutlu oluyordun, görmüştüm bunu. Ben de herkesten nefret ettim,
Nis. Sevmediğim insanlardan, bilmediğim insanlardan ama en çok da sevdiğim
insanlardan. Sevdiğim herkesten aynı anda nefret ediyordum, bunu bana sen
yapmıştın.
Bu yüzden en çok da senden nefret ediyordum, Nis. O aptal gülümsemenin
içimde yaşayan kuşları güldürmesinden, sadece yanımda olmanın bile beni daha
güçlü hissettirmesinden, söylediğin tek güzel sözün kötü olan her şeyi
silmesinden nefret ediyordum. İçimde yaşayan kuşları öldürmek istedim Nis,
çünkü sen başka şarkıları arzularken onlar bana hala senin şarkını
söylüyorlardı. O günlerde içimdeki
şeytan Ojmah'nın en mutlu ruhuydu. Çünkü insanlar arzularıyla gözlerini
bağlamış iğrenç yaratıklardı ve ben de onları incitmekten tarifsiz bir zevk
alıyordum. Seni de incitmek istiyordum Nis, ama yapamazdım. Çünkü yoktun.
Yokluğun yenilmezdi. Sen benim Aşil topuğumdun, içimdeki şeytanın gölgesiydin.
...
Etiketler:
fantastik,
fantastik edebiyat,
hikaye,
kısa hikaye,
Kısa öykü,
köyk1,
Öykü
2 Nisan 2014 Çarşamba
Arkadaşlık kavramının ölümlülüğüne dair
Arkadaşlık hayatımda her zaman biraz kırılgan, biraz ölmeye mahkum bir kavram oldu. Sanırım her şey aynı gün aynı hastanede doğduğum Sea ile başladı. Dürüst olmam gerekirse ona dair çok şey hatırlamıyorum. Uzun kıvırcık siyah saçları ve bütün o esmerliğiyle bana tamamen zıttı. Annesi bazen saçlarını ütülerdi düz olsunlar diye, bana hep ilginç, adeta büyülü bir şey gibi gelirdi bu. Neler konuşuk, nelere gülerdik hatırlamıyorum ama o kadar farklı ailelerin o kadar farklı çocuklarıydık ki şimdi bakınca baştan ölmeye mahkum bir arkadaşlıktı bu. Sonrası klasik son, onlar taşındı, biz taşındık. Bitti. Sonra birbiri ardına değiştirilen ortamlar, bitirilen okullarla sönen dostluklar. Tüm bunlar sorun değil, tüm bunlar herkesin hayatında olan şeyler. Ama başka şeyler de var, hayatınıza damgasını vuran, sizi yaralayan insanlardan bahsediyorum.
Mesela O var, içlerinde beni en çok yaralayanı, öz güvenimin katili. Çocuk değildik, bu kadar büyük bir hatayı masum gösterecek kadar çocuk değildik... Hayatınızda bazı insanlar olur, bütün gün sıkılmadan konuştuğunuz, bütün aptal üzüntülerinizi, aptal anılarını anlatarak geçirebilen, uyuyamadığınız gecelerde size komik masallar anlatan insanlar. Hayır, olmaz değil mi? Böyle dostluklar herkesin hayatında olmaz. Ama benim vardı işte, artık hakkında konuşamadığım, kimseye anlatamadığım ki zaten haddinden fazla anlattığım bir hikaye. Aptalca sözler, etkisini uzun süre içimde taşıdığım çok, çok aptalca bir hata. Sonra zaman geçti ve biz kaybettik. Durup düşününce, geçmişe bakınca en acı kısmı da bu zaten. Unutmak, artık hissetmemek, yasın dinmesi. İşin en acı yanı artık ikimizin de tek kelime konuşmuyor oluşu değil, işin en acı yanı artık ikimizin de bunu sahiden umursamamamız. Bir zamanlar sabah gözlerinizi açtığınız andan itibaren gece gördüğünüz rüyaya kadar hayatınızın bir parçası olan insanı kimseye anlatamayışınız, anılarınızın sadece sözde kalması ve fiziksel boyutlarının olmaması...
Sonrasında yine pek çok insan, o kibar, güzel çocuk mesela. Sonra O, saçma sapan bir sebepten silmek zorunda kaldığım. Sonra O, artık neredeyse hiç konuşmadığım ama romanımın en önemli kahramanlarından birine ilham veren, bir yazın bütün gecelerinde cnbc-e maratonları yaparken bir telefon uzağımda olan mükemmel insan. Sonra O, artık çok seyrek konuşabilme fırsatı bulduğum, ama beni hala aynı sevdiğini bildiğim ve bir kez olsun görme fırsatı bulduğum kız kardeşim. Sonra O, çok değişen, artık sevemediğim ve bunu asla itiraf edemediğim... Sonra O, nedense bir anda beni bırakıp giden. Sonra O, yerimi dolduran... Sonra O, sebepsiz yere bana sırtını dönen... Sonra O, yanlışlarını olumlamadığım için benim yerime başkasını tercih eden... Sonra O, sebepsiz yere hiç konuşmadığım ama bu dünyada en iyi arkadaş sıfatını en çok hak eden... Sonra O, ailem gibi, koşulsuzca beni sevmeye devam eden ve dünyanın en ilgisiz arkadaşı olmama rağmen hala yanımda olan... Sonra o var, en yeni keşfettiğim, kahkahalarımın yoldaşı. Adlarını söylemeyeceğim, istesem de söyleyemem, bende kalsınlar.
Sonra O var, beni en çok üzen ve en çok mutlu eden. En çok merak ettiğim, en çok endişelendiğim. En çok, bir efsane gibi okumak, öğrenmek istediğim. En çok anlattığım, en sır saklamadığım. En çok anladığım ve beni en çok anlamayan. Kendisini yalnızca kendisine saklayan, susan. Sessizliği, beynimin içindeki küçük bir saat olan arkadaşım, dostum.
Ben insanlara selam vermem, bir kitap, dizi, film ya da müzik beni mutlu etmedikçe düz yolda yürürken gülümsemem. 3 senelik sınıf arkadaşlarımın bir çoğunun adını dahi hafızamda tutamam, büyük kısmıyla konuşmam. Bir keresinde biri bana soğuk bir güzelliğimin olduğunu söylemişti, insanlara tepeden bakıyormuş gibi göründüğümü. Doğrudur. İnsanları sevmiyorum. Çünkü sevgi karşılıklıdır ve benimkinin bedeli hiçbir zaman adilce ödenmedi.
Arkadaşlıklar sonsuza dek sürmez.
Kimseye sonsuzu vaat etmeyeceğim.
14 Mart 2014 Cuma
Superman
Etiketler:
blue,
cizm1,
clark kent,
comic,
comic book,
çizgiroman,
çizim,
drawing,
hero,
kahraman,
red,
super power,
superhero,
superhero drawing,
superman,
superman drawing,
süper kahraman,
süpermen
12 Mart 2014 Çarşamba
Kaşııııııık!
Kadere karşı koyamazsınız ve geleceğe giden yolda kraker yiyemezsiniz! Çünkü her yeriniz... KAŞINIR!
Etiketler:
blue,
cartoon,
cizm1,
comic book,
çizgi film,
çizgifilm,
drawing,
fox kids,
hero,
kene,
superhero,
the tick,
the tick drawing
22 Şubat 2014 Cumartesi
Ruhun Kaç Yaşında? (Öykü)
Bu öykü çok zamanımı, duygumu ve kelimemi çaldı benden. Belki de o yüzden yarım gibi, olmamış gibi hissetsem de burada bitiriyor ve aylar sonra yeniden düzenlemek üzere rafa kaldırıyorum onu. Milyonlarca defa kontrol okuması yapmama rağmen eminim hatalar, anlatım bozuklukları vb. problemler kalmıştır, affola. (Öykü ayrıca Russell T. Davies'in Doomsday'ine övgü ve teşekkür mektubu niteliği taşıyor.) Dar pantolonlar giyen sarışın erkek karakterlerimi mazur görün. ;)
Karakterler kısmen gerçek, kısmen değil. Olaylar kısmen gerçek, kısmen değil. Sözcükler kısmen gerçek, kısmen değil...
Uyanmayı Unuttuğum Rüyalar Serisi
2- Ruhun Kaç Yaşında?
"Ne zaman ki, yeniden canlanır bağışlamasız belleğimizde
Bir anın, yalnızca bir anın bütün bir hayatı kapladığı anlar
O tiktaklar kadar önemsiz kalır şimdi
Hayatımıza verdiğimiz bütün anlamlar "
Yalnız Bir Opera / Murathan Mungan
Nedense isimsiz kalmış, önemsenmemiş araçlara özel isim vermek gibi garip bir huyum vardır. Şu an elimin altında gıcırdayarak ilerleyen bu yorgun, yaşlı kitap taşıma aracının başına gelen de buydu. Son iki yıldır Kitta diye çağrılmasının sebebi tam olarak buydu. Ben bütün bir haftanın yorgunluğunu sırtımda taşırken, ellerimin arasında Kitta’nın tutacağı, iki yorgun, raflar arasında gidip geliyor, iade kitapları doğru raflara yerleştirme görevimizi tamamlıyorduk.
Saat gece yarısını geçerken koca kütüphanede spor ayakkabılarımın kauçuk zeminde çıkardığı o yapışkan ses ve Kitta’nın tekerleklerinin gıcırtısı dışında tek bir ses yoktu. Bütün o telaşlı fısıldaşmalar, kısık sesle yapılan üslup tartışmaları, roman kahramanlarının kimi zaman neşeli, kimi zaman öfkeli mırıltıları yeni günün ilk dakikalarıyla birlikte sönmüştü. Milyarlarca kurgu kahramanın, milyonlarca kurgu evrenin ortasında yapayalnızdım.
Düşüncelerimle sarılı halde yürüyorken Fantastik & Bilim-Kurgu rafına geldiğimi fark edince dostlarımı görmüşcesine şefkatle gülümsedim. Raftaki yerine yerleştirmek üzere eski, yıpranmış Felsefe Taşı cildini elime aldım. Bir an sonra derin bir karanlığın ortasında kaldım ve atan şalterlerin o tanıdık gürültüsüyle sarsıldım. Panik hızlanan kalbimin her atışıyla kanıma karışıp, bedenimi ele geçirirken uyuşan ellerimle çaresizce el fenerimi aradım. Ne yazık ki saniyeler içerisinde avucumun içinden süzülen zavallı ışık, birkaç metreden öteye uzanamıyordu.
Feneri ararken yere düşürdüğüm birkaç kitabı almak için eğildiğim sırada zayıf ışıkta bir gölge gördüğümü düşünerek bir anlığına nefesimi tuttum. Kalbimin fırlayıp kaçmasını engellemeye çalışır gibi elimi boğazıma bastırarak gölgeye doğru baktım. Karanlığın ortasında ateş gibi parlayan bir çift elektrik mavisi göz bakışlarımı karşıladı. Ellerimle ağzımı kapatıp nefesimi duymasını engellemeye çalıştım fakat yaratık daha ben onu fark etmeden önce beni görmüştü. Ansızın patlak veren kükreyişi boğazımın içinde uyuyan çığlığı uyandırdı. Aynı anda sırtımı yasladığım kapı sertçe açılıp beni kitap raflarına yapıştırdı. Kapının ardından gelen kör edici ışığın içinde beliren bir el, elimin çevresinde kapandı, parmaklarımız kenetlendi ve yabancı bir sesin ‘koş’ diye bağırdığını duymamla birlikte kendimi tanımadığım kar maskeli bir adamla eskiden kütüphane koridorları olan bu korku sirkinin yol vermez labirentlerinde koşarken buldum.
Ne kadar koştuk, kaç koridor geçip kaç merdiven indik veya çıktık bilmiyorum. Ama sonunda, nefes nefese, tozlu kitaplarla dolu bir odanın zeminine oturduğumuzda, yaratığı atlattığımıza emin olmama rağmen dehşet içerisinde titriyordum.
Esrarengiz adam ince, bembeyaz parmaklarıyla kafasındaki kar maskesini çekiştirerek çıkardı. Yünden elektriklenen koyu sarı, dalgalı saçları yüzünün iki yanında karmakarışıktı. Bitkinlikten düşmüş göz kapaklarının altında zehirli birer güneş gibi tehlikeli bir ışıkla parlayan yeşil gözleri garip bir ilgiyle beni izliyordu. Onu incelediğimi fark edince adrenalinden yüzüne hücum eden kanla kızarmış olan dudaklarını muzip bir şekilde kıvırarak gülümsedi. Gülümseyişini umursamadan sordum:
“O… yaratık da neydi öyle?”
Bariz bir şeyi sormuşum gibi omuz silkti ve konuşmaktan bile üşenircesine bıkkın bir sesle cevap verdi.
“Birinci seviye bir mutant. Börü sanırım.”
Onu tanımasam bile benimle dalga geçmesine içerlemiştim. Yakındaki dağdan inen bir kurt açık unutulmuş arka kapıdan içeri girmiş olsa gerekti. En azından benim aklıma gelen şey, onun belirgin bir şekilde uydurduğu saçmalıktan daha mantıklı ve muhtemeldi.
Onu tanımasam bile benimle dalga geçmesine içerlemiştim. Yakındaki dağdan inen bir kurt açık unutulmuş arka kapıdan içeri girmiş olsa gerekti. En azından benim aklıma gelen şey, onun belirgin bir şekilde uydurduğu saçmalıktan daha mantıklı ve muhtemeldi.
“Neden kaşlarını çatıyorsun? 1. Paralelde yaşayan insanlar gerçekten de bu kadar kalın kafalı mı?”
O kadar ukalaydı ki sinirlerime hâkim olamıyordum. Benimle dalga geçmesi yetmezmiş gibi bir de konuşurken apaçık bir şekilde eğleniyordu.
“Beni yanlış anlama, fantastik olan her şeyden hoşlanırım ama bu gerçekleri göremediğim anlamına gelmiyor. Süper kahramanlar, büyücüler, mutantlar…” mutant kelimesini özenle vurguluyordum, “Bütün bunlar insanların kurguladığı fantastik evrenlerde olur. Bence sen kendini çizgi romanlarına fazla kaptırmışsın.”
O kadar ukalaydı ki sinirlerime hâkim olamıyordum. Benimle dalga geçmesi yetmezmiş gibi bir de konuşurken apaçık bir şekilde eğleniyordu.
“Beni yanlış anlama, fantastik olan her şeyden hoşlanırım ama bu gerçekleri göremediğim anlamına gelmiyor. Süper kahramanlar, büyücüler, mutantlar…” mutant kelimesini özenle vurguluyordum, “Bütün bunlar insanların kurguladığı fantastik evrenlerde olur. Bence sen kendini çizgi romanlarına fazla kaptırmışsın.”
Oysa o söylediklerime ilgisini daha ilk kelimeden kaybetmiş ve bileğindeki ilginç saate odaklanmıştı. Aniden tek bir hareketle oturduğu yerden kalktı ve kapının hemen karşısında duran kitaplığa yöneldi. Üzerine belirgin bir şekilde bol gelen siyah baskılı tişörtü oldukça yıpranmış ve solmuştu. Aksine bir zamanlar siyah olduğuna inandığım koyu gri pantolonu egosunu sergilemek istercesine üzerine tam oturmuştu. Neyse ki daha fazla izlememe fırsat vermeden, kısa bir arayışın ardından, cildi solmuş oldukça eski bir John Keats kitabını yavaşça yerinden çıkardı. Kitaplık mekanik tıkırtılar eşliğinde sola doğru kayarken ismini hala bilmediğimi fark ettiğim ‘esrarengiz’, arasına bir zarf sıkıştırdığı kitabı nezaketle yerine yerleştirdi ve suratında aynı pişkin gülümsemeyle bana elini uzattı.
“Daha önce portal görmüş müydün?”
Elini reddederek kendi çabamla ayağa kalktım ve kitaplığın ardında ortaya çıkan boşluğa baktım. Tam anlamıyla bir ‘boşluk’tu bu. Ardı görünmeyen, parlak, bulanık bir ışık yayan bembeyaz bir boşluk, bir kapı. Eskimiş kitapların ardında gerçek bir portal… Ben daha gördüklerimi sindiremeden esrarengiz, elimi tutup beni delikten geçirdi.
Gözlerimde hala dönüp durmakta olan bulanık ışık anaforunun içinden soğuk, sert bir zemine düşmüştüm. Sırtıma saplanan keskin acının geçmesini beklerken soğuğun içime işlemesine aldırmadan bir süre düştüğüm yerde yattım. Nihayet gözlerimi araladığımda onu üzerime eğilmiş bir vaziyette bulunca istemsizce gerildim. Gözlerini kocaman açmış, gülmemek için dudaklarını ısırarak beni izliyordu. Geri geri sürünerek ondan uzaklaştım ve sırtımı arkamdaki duvara yaslayarak bağdaş kurdum.
Bana kütüphanenin mimari yapısını anımsatan beyaz boyalı geniş bir odadaydım. Duvarları boydan boya kaplayan camekanların içinde yüzlerce yaşlı kitap sıralanmıştı. Merakıma yenilip konuşmaya çalıştım fakat sesim oldukça hırıltılı ve kısık çıkmıştı.
“Burası neresi?”
Yüzüne yapıştığına inanmaya başladığım gülümsemesi genişledi. Bilmediğim konulara hâkim olmanın ona verdiği zevki saklamaya tenezzül bile etmiyordu. Konuşurken bir yandan da dikkatli bakışlarıyla yüzümde oluşacak herhangi bir şaşkınlık belirtisini avlarcasına beni inceliyordu.
“Eski İstanbul, Olağanüstü Kitaplar Müzesi, Fantastik Oda. 20 Eylül 2153.” Saatine bakarak ekledi. “Güneş doğmak üzere...”
Verecek bir cevap bulamadım. Bunun yerine ellerimle yüzümü kapatıp iç çektim. Hayranlıkla okuduğum o kitaplardan birinin içine düşmüştüm, böyle bir durumda ne denilirdi ki? O ise sesinden taşan çocuksu bir neşeyle hikâyesini anlatmaya devam etti. Oysa cümleler ilerledikçe hikâye kararıyordu.
“Paralel bir dünyadayız. Şu ana kadar keşfettiğimiz toplam üç paralel var. Biz 2. Paraleldeyiz, Ortakapı. Burada zaman sizinkinden biraz daha hızlı işliyor. Kütüphanede gördüğün şey bir börüydü, birinci derece kurt mutasyonuna uğramış bir dişi. 3.paralelden gelip Ortakapı’yı istila etmeye çalışan mutant-insanlardan yalnızca biri. Biz… Yani birlikte ‘çalıştığım’ insanlar, portalların her iki yanını da gözleyerek istilayı durdurmaya çalışıyoruz. Seni kurtardığımda kütüphanenize yerleştirdiğimiz üyemiz Açin’e rapor vermeye gelmiştim.”
Ona baktım. Yüzünde parlayan muzip gülümseme çoktan sönmüştü. Fantastik evrenlere duyduğum o büyük tutkudan ve şahsen yaşadığım şu portal deneyiminden sonra anlattıklarına inanmam zor olmadı. Ellerimi kucağımda birleştirip daha rahat bir pozisyon aldım. Konuştuğumda sesimdeki kırıklık geçmişti.
“Adın ne?”
Yüzünde beliren şaşkın ifadeden anladığım kadarıyla sorumu beklemiyordu, kaşları istemsizce yukarı kalktı. Bana bir süre amacımı anlamaya çalışır gibi baktıktan sonra sorumu öncekinden daha aydınlık bir sesle cevapladı.
“Rayman. Adım Rayman, Misha.”
Adımı biliyor olmasına şaşırmadım, Açin raporlarından birinde pekâlâ benden bahsetmiş olabilirdi.
“Rayman,” diye tekrarladım. “Anlamı ne?”
Tembelce omuz silkti.
“Bilmiyorum,” dedi. “Kelimeler çok sık tekrar edilince anlamını yitiriyor.”
Yüzünde genişleyen gülümsemeyi izlerken bunu yaptığımı bilmeden ona gülümsediğimi fark ettim. Gittikleri her yerde ilginç isimlerini açıklamayı adet haline getirip kelimeleri anlamsızlaştıran insanlardan hiç haz etmezdim. En azından Rayman’la bir ortak noktamız olmuştu.
Ben kendi düşüncelerime dalıp gitmişken o bir anda ayaklandı ve yanıma geldi. Bu defa uzattığı elini tuttum ve parmakları benimkilerin etrafında garip bir şekilde sıcak ve koruyucu şekilde kapanırken ellerinin benimkilerden küçük olduğunu fark ettim. Bu farkındalık ona ikinci kez gülümsememe sebep oldu. O ise tişörtümdeki ve açılan kaşımdan yüzüme bulaşmış olan kanı fark edip kaşlarını çatmıştı. Elimi nazikçe çekiştirip beni yeniden, bilmediğim koridorlara doğru sürükledi.
“Hadi, gidelim. Sana göstermek istediğim bir yer var.”
Kalemimin ucunu dişlerimin arasında ezerek birkaç haftadır el sürmediğim günlüğüme yazacağım ayrıntıları düşünmeye başladım. Portaldan geçip bu fantastik cehennemin en güzel yerine düştüğüm günün üzerinden tam iki hafta geçmişti. Rayman’ın o ilginç, siyah saati doğruyu gösteriyorsa eğer bu süre benim dünyamda yaklaşık iki güne denk geliyordu. Hayatımın en uzun iki günü...
Ortakapı’da düzen benim dünyamda olduğundan ‘biraz’ daha karmaşıktı. Haddinden fazla gelişen teknoloji ve insanların doyumsuzluğu 3.paraleli tükenme sınırına getirince, insanlıklarını uzun zaman önce kaybetmiş olan mutantlar, Ortakapı’nın gelişmiş hükumetlerine birer birer sızmışlar, çıkar antlaşmaları ve tehditler vasıtasıyla halka kene gibi yapışıp iğrenç yaşamlarına birkaç yıl daha eklemeyi son derece makul bulmuşlardı. Kendilerince haklı oldukları bu davada şiddeti kullanmaktan adeta zevk alan mutantlar, halkın cahil kesimini kolayca sindirmeyi başarmıştı fakat tarih içerisinde defalarca tekerrür olduğu gibi 2153’ün bu ılık sonbaharında da uyumayı reddeden küçük bir kitle direnmeye devam ediyordu.
Burada geçirdiğim ilk günü belki de ömrüm boyunca unutamayacaktım. Sonradan ejder mutantı olduğunu öğrendiğim çatal dilli, kırmızı derili bir adamın, evsiz ve kimsesiz olduğu her halinden belli olan bir çocuğu pullu ellerinin arasında sıkıca tutup canlı canlı yediği o anda, insanların nasıl da hiçbir şey yokmuş gibi yürüdüğünü, çocuğun sessiz çığlıklar için ardına kadar açılan ağzını izlerken dökülen gözyaşlarımı, beni tepkisiz tutmaya çalışırken Rayman’ın gözlerini dolduran korkuyu… Düşünecek kadar boş kaldığım her saniye o anı yeniden yaşıyordum. Bugün hala bu cehennemde yaşıyor olmamın sebebi buydu. İçimdeki insanlık tetiklenmişti, bencil hayatımdan sıyrılmak ve herkes gözlerini kaçırırken bir şeyler yapmak istemiştim.
Rayman, “İsimsiz” adlı bir özgürlük örgütünün Ortakapı genelindeki 42 üyesinden biriydi ve başlangıç seviyesinde (4.seviye) bir mutanttı. Hafifçe sivrilmiş kulakları, spirali andıran ilginç desenlerle çevrili açık yeşil gözleri ve solgun cildi mutasyonunun görsel belirtileri olarak onu hükumetin uyuşturma politikasına karşı uyandıran en büyük etkenler olmuştu. Bu sebeple aynada gördüğü aksini severdi.
Öte yandan ben, örgütün Eski İstanbul’daki sığınağının kapısından içeri girdiğim ilk anda onun sahne ışığını çalmış ve ilgi odağı olmuştum. “Eski Dil”e bariz bir şekilde hâkim oluşum ve şifreli yazılar üzerine geliştirdiğim yeteneğim sebebiyle beni yazman olarak görevlendirmişlerdi. Ortakapı’da yaşayan ve hiçbir mutasyon belirtisi göstermeyen sayılı insandan biri olduğum gerçeği de beni garip bir şekilde bu insanların gözünde çekici kılıyordu. Sanırım tüm bu “meziyetlerim” yalnızca Rayman’ın ilgisini çekmiyordu. Konuşma fırsatı bulduğumuz kısıtlı zamanlarda bana laf mı soktuğunu yoksa iltifat mı ettiğini anlayamıyordum. Benimle tozlu kütüphane rafları arasında koşan o cür'etkâr, muzip adam kendi dünyasına dönünce bambaşka birine dönüşmüştü.
Yazmaktan yorulunca kalemi ve defteri kimse görmeden çantamın içine yerleştirdim. 2.paralelde artık var olmayan bu tarz basit nesneler insanların ilgisini çekiyordu ve defterimin başka gözlerin önüne serilmesini istemiyordum. (Herhangi bir elektronik cihaz üzerine kaydedilen bilgiler kolayca çalınabildiği için örgüt eylem bilgilerini kayıt altında tutmak için bir çeşit sentetik kağıt kullanıyordu.) Yastığımı kabartıp yüzümü duvara dönecek şekilde yatağa uzandım ve bunu neden yaptığımı bilmeden duvarın hemen ardında uyumakta olan Rayman'ı düşünerek uykuya daldım.
Bir arada yeterince vakit geçirdiğimize karar veren grup, üyelerin kimliklerinin korunması için, örgütün ana merkezine gönderilecek bildirgeye son noktayı koyduğum akşam dağıldı. Tek bir kelime dahi etmeden, üzerinde konuşulmadan Rayman’ın yanında, onun evine doğru yola çıkıvermiştim. Sanki yeniden kütüphanenin dar koridorlarında koşturan o iki yabancıydık. Sessiz bir anlaşmayla bana en yakın kişinin o olduğuna karar verilmişti. Bir bakıma öyleydi de.
Kırık kaldırım taşlarının üzerinde tökezleye tökezleye yürüyorduk. Taşımasına izin vermediğim evrak çantasının ağırlığı altında eziliyordum fakat belli etmemeye çalışıyordum. Gerçi yola çıktığımızdan beri bir kez olsun dönüp bana bakmadığı için bunu fark etmesi imkânsızdı.
Elmacık kemiklerinden çenesine doğru uzanan soluk mavi lekelere bakıp gülümsedim. Mutasyona uğramamış olmamın dikkat çekeceğine karar verildiği için sokağa çıkmadan önce bir çeşit makyaj yapmam gerekmişti. Rayman yüzüme mavi radyasyon lekelerini boyarken kendimi güvensiz hissetmiştim. O tarz bir mutasyonu örgütteki kimsede görmediğim için durumu bir türlü içime sindiremiyordum. Rayman rahatsızlığımı fark edince parmaklarımı boya kasesine sokup yanağının üzerine koymuş ve yüzünde garip bir şekilde ciddi bir ifadeyle gözlerimin içine bakmıştı. Parmak uçlarım yumuşak cildinde sakallarına doğru kayarken onun ne kadar sıcak olduğunu o andan önce hiç fark etmediğimi anımsıyorum. Bunca zamanda uyum sağlamayı başaramadığım bu soluk gezegende ne kadar üşüdüğümü gerçekten ısındığım zaman anlamıştım. Dindiği zaman farkına vardığınız acılar gibi…
Bir süre sonra metro durağına ulaştık. Takip edilebilirlik oranını düşürmek adına, alt tabakanın tercih ettiği toplu taşımayla seyahat etmemiz gerekiyordu. Rayman ücreti elinin içindeki çip gibi bir şeyden ödedi. Cehenneme kadar indiğinden şüphelenmeye başladığım merdivenleri henüz inmeyi başarmışken 42 numaralı araç durağa vardı. Kalabalığı yararak düşmeden durabileceğimiz en iyi yeri bulduk, araç aniden harekete geçince parmaklarım metal borunun etrafında sıkıca kapandı. Yüz küsur sene toplu taşıma problemlerini çözmeye yetmemişti, her zamanki gibi rahat yolculuk etme hakkına sadece zenginler sahipti. Kısa bir süre sonra koku, gürültü ve her yönden bedenime sürünen vücutların verdiği rahatsızlıkla midem bulanmaya başlayınca gözlerimi sıkıca kapadım. Bir an sonra Rayman’ın kollarının etrafımda kapandığını hissettim. Çenemi göğsüne dayayıp mimiklerimle ne olduğunu sormaya çalıştım o ise kaşlarını çatıp hırpani görünümlü insanlara bakmakla yetindi. Bir süre sonra başımı boynunun hemen altındaki boşluğa yaslayıp uyuklamaya başladım. Bana tarçını ve adını hatırlamadığım bir çiçeği hatırlatan kokusu ilginç bir şekilde tanıdık ve rahatlatıcıydı.

Araç sarsılarak durunca inmemiz gereken durağa geldiğimizi fark eden Rayman elimi sıkıca tutup kalabalığı yararak beni çıkışa götürdü. Bitmeyecek gibi görünen merdivenleri çıkmayı başardığımızda indiğimiz yerin kuşkusuz, hayatımda gördüğüm en viran yerleşim yeri olduğunu düşündüm. Dış cephe boyaları yıllar önce solup dökülmüş onlarca gökdelen yavaş yavaş kararmaya başlayan gökyüzünün altında ürkütücü taş canavarları andırıyordu. Pencerelerde tek tük ışık vardı. Bozuk bir billboard ekranı binalardan birinin caddeye bakan duvarından tekinsiz bir şekilde sarkıyordu. İstemsizce Rayman’a yaklaştığımı fark ettim. Sonunda pes edip taşıması için verdiğim evrak çantamı bir elinden diğerine geçirdi ve soru sorarcasına kaşlarını kaldırdı. Konuşmamı bekliyor gibiydi.
“Tam bir gökdelen mezarlığı…” dedim. Elimle bütün caddeyi işaret ederek ekledim: “Bunların hepsi benim dünyamda henüz inşa ediliyor olmalı.”
Sözüme karşılık olarak şaşkınca gülümsedi. Söylediğine göre defalarca “dünyama” gelmiş olmasına rağmen bu durum ona da bana olduğu kadar şaşırtıcı geliyordu. Sanırım kütüphaneden dışarısını görmemişti.
Bu kısa konuşmanın ardından sessizce yürümeye devam ettik fakat sonra Rayman aniden durdu. Paslı bir tabelaya baktığını gördüm ama ben daha ne yazdığını okuyamadan o elimi tutup beni binanın içine çekti. Şaşkınlıkla fısıldadım:
“Nereye gidiyoruz?”
“Göreceksin,” dedi fısıldayarak. “Neden fısıldıyoruz?”
“Bilmiyorum,” diye cevapladım sorusunu, yine fısıldamıştım. Gerçekten de bilmiyordum, bu durum beni güldürdü. Rayman da gülüşüme katıldı. Kahkahalarımız boş koridorda yankılanırken bir süre daha ilerleyip gün ışığının ulaşamadığı bir mekâna girdik. Karanlıkta kalınca panik bir uyuşma dalgası halinde vücuduma yayılmaya başladı, Rayman’ın elini sıkıca kavradım. O ise garip siyah saatinin küçük bir düğmesine basıp fener gibi bir şeyi aktifleştirdi. Duvara yansıyan zayıf ışıkta solmuş film afişlerini seçmeye başlayınca eski, terk edilmiş bir sinemada olduğumuzu anladım. Bu beni öylesine heyecanlandırdı ki karanlıktan korktuğumu o an unutuverdim.
Neredeyse koşarak filmlerin saklandığı odayı aradık. İçerisi zifiri karanlıktı fakat Rayman’ın fenerinin ışığı film arayışımız için yeterliydi. Harry Potter’ın yeniden uyarlanmış versiyonunun disklerini bulduğumuz zaman küçük bir çığlık attım ve hemen ardından kutuları kucaklayıp kahkahalarla zıplamaya başladım. Rayman’ın şokla kocaman açılmış olan gözleri ve ağzı beni daha büyük bir gülme krizine sürükledi. Yavaş yavaş sakinleşmeye başladığımda çok, çok yakın bir mesafeden beni izleyen gözlerinde farklı bir parıltı vardı. Başını iki yana salladı ve konuştu.
“Senin ruhun kaç yaşında?”
Omuzlarımı silkip kutulara daha bir sıkı sarıldım. Rayman almak istediği filmleri bir kutuya doldurdu ve binadan çıktık.
Filmlerin üzerimde bıraktığı etki inanılmazdı. Böyle bir uyarlamanın yapılacağına inanıyordum fakat bir zamanlar sadece teorilerimde yaşayan bu filmleri izleyeceğim zaman oldukça yaşlı olacağımı düşünmüştüm. Ama hayat böyleydi, bazen karşınıza çıkan bir portal sizi görmek istediklerinizi görün diye geleceğe taşıyabilirdi.
Elimle kirli beyaz duvarlara yaslanarak ağır ağır ilerlerken Rayman’ın anlattığı yol tarifini hatırlamaya çalıştım. İkinci soldan girip koridorun sonundaki kapıdan geçmemi, böylece binanın ortasındaki bahçe boşluğuna çıkacağımı söylemişti. Anlattığı gibi uzun koridorda ilerleyip ikinci soldan dönmüştüm fakat görüşümde bir problem var gibiydi. Sanki duvarlar her iki yönden de içe doğru hareket ediyordu. 2153’ün İstanbul’unda terk edilmiş bir gökdelende bubi tuzağı olması fikri beni güldürdü. Kan şekerimin düştüğüne kanaat getirip yavaşça yürümeye devam ettim. Ama karanlık koridor bitmek bilmiyordu. Başım dönmeye başlamıştı, bu yüzden adımlarımı hızlandırarak yürümeye devam ettim. Duvarların adımlarıma ayak uydurup hızla üzerime doğru gelmeye başladığını görünce panikledim ve koşmaya başladım. Yetişemeyecektim, asla kapıya ulaşamayacaktım, bunu biliyordum. Bir an sonra ayağım sert bir şeye takıldı ve yere düştüm. Üzerime kapanan duvarların yerde sürtünürken çıkardığı sesi duyabiliyordum. Gözlerimi sıkıca kapatıp düştüğüm yerde kıvrıldım. Uzaktan, çok uzaktan birinin bana seslendiğini duyabiliyordum. Bir çift el kollarımı sıkıca kavradı, beni ayağa kaldırdı ve bilmediğim, göremediğim bir yere yürüttü. Göremiyordum fakat bir şekilde onun Rayman olduğunu anlamıştım. Adımlarımı kendisininkine uydurmaya çalışırken bir yandan kulağıma bir şeyler fısıldıyordu.
“Sssh, Misha. Bir şey yok, bir şey yok… Gördüklerin sadece bir tür zehirli gazın etkisi... Özür dilerim, çok özür dilerim. Birazdan etkisi geçecek, söz veriyorum birazdan bitecek hepsi.”
Eşikten geçip kapıyı arkasından kapattı. Gözlerim sıkıca kapalı, ellerim iki yanımda sıkılı bir şekilde titrerken sırtımı duvara yaslamış öylece bekliyordum. Gözlerimi açıp yeniden o kâbusun içine düşme fikri beni dehşete düşürüyordu fakat göz kapaklarımın yarattığı karanlıkta başka sanrılar vardı. Uzak bir denizin kokusu, tırnaklarımın arasındaki kumlar, ağzımın içindeki o acı tat ve dilimin ucunda atan nabzım...
Ellerinin yüzüme dokunmasıyla irkildim, ayak seslerini duymamıştım, sıcak rüzgarını duymamıştım, adımı seslenen sesini duymamıştım. Parmaklarını yanaklarımın üzerinde nazikçe kaydırdı, sanki bu hareketiyle kilitlerimi açmış gibi kaslarımdaki düğümler birer birer çözüldü, rahatladım. Yavaşça gözlerimi açtım. Gözlerinin içindeki yıldızları, teninden akan mavi boyanın altındaki belli belirsiz çilleri görebileceğim kadar yakınımdaydı. Dudakları aralıktı, nefesi yanaklarıma dokunuyordu. Alnını alnıma yaslayıp bana küçük bir Eskimo öpücüğü verdi. Parmakları boynumdan aşağı kayarken dudakları yüzümden akan boyayı takip etti. Beni öptü, dudaklarının tadı acının yerini aldı, nabzımı susturdu ve nefes aldığımda artık deniz değil daha sıcak bir şey kokuyordu, tarçın ve adını unuttuğum çiçek. Beni öptü ve ben kayboldum...
Anıları kelimelere gizlemek gibi garip bir huyum var, harflerden oluşan küçük semboller… O ilk küçük öpücüğü bir çoğu takip etmişti, hepsini tek tek hatırlıyordum, hepsinin kelimeleri vardı. Fakat anılarla ilgili komik bir şey vardır, onları hissedemez sadece hatırlarsınız. Zamanla silinen, tek boyutlu, soluk görüntüler... Oysa anıları gerçek yapan kokular ve hisler değil midir? Onlar olmadan, yalnızca ama yalnızca görüntüyü anımsamak işkence değil midir?
Uzun sarı kirpiklerinin arasından belli belirsiz bakan zehirli yeşil güneş gözler, yanaklarımın üzerine dökülen saçlar, tenimin üzerinde belli belirsiz gezinen parmak uçları, çocuk kahkahası, avucumun altında hızlanan kalp atışları... Artık elimde kalan yalnızca buydu. O günlerde, bir karıncanın uykusu kadar uzun, bir kuşun nefesi kadar hafif o günlerde, küçük elleri boynumdan aşağı, daha aşağı iniyor sanki beni ait olmadığım bu zamana bağlamayı deniyordu. Onunla sevişmek gelecekten korkmak gibiydi, çünkü her insan en derinde yalnız kendisi için yaşardı ve yalnızca gerçek masalların söylediği gibi her mutlu esintinin ardında çok daha güçlü, çok daha sert esen bir acı vardı.
Ben kayboldum. Tüm bu insanlar, onların yüksek sesli, yerden bitme dertleri, olmazsa olmazların labirenti, keşkelere açılan tercihler, her 'hayır'da karşıma çıkan şu korku sirki yolumdan saptırdı beni. Eskiden sadece karanlık ve sonsuzluktan korkardım. Şimdiyse korkularımın içinde kayboldum.
İşte bu yüzden koşuyordum, çünkü mutluluk esip gitmişti ve ben tıpkı geldiğim gibi gitmiştim Orta Kapı'dan. Ve şimdi, aylar, aylar sonra ilk defa bana koşmamı söyleyen o sesi duymuştum. Koşuyordum, ben koşarken içinden geçtiğim zaman etrafımda katılaşıyor, yavaşlıyordu sanki. Islak çimenlerin ayaklarımın altında kayışını, yağmur damlalarının toprağa çarpıp yayılmasını, bulutların ilmeği kaçmış bir örgü gibi yıldırımlardan sökülüşünü hissedebiliyordum. Ve bunun ne demek olduğunu biliyordum, çünkü buraya hiç yağmur yağmazdı. Portal yeniden açılmıştı. Bu yüzden koşuyordum ve güçlükle soluduğum hava dudaklarımın arasından antik bir kum saatinin altın tozu gibi akıp gidiyordu.
Ayaklarım sıcak kumlar yüzünden yanmaya başlayınca, denizin soğuk kokusu yosun tutmuş eski heykellerin etrafından dolanıp burnuma ulaşınca onu gördüm. Ağzımda acı bir tat vardı, nabzım dilimin ucunda atıyordu, parmak uçlarım ona dokunma isteğiyle uyuşmuştu.
Ayna'da günlerden gündü, gündüzdü. Her şey hep aynıydı fakat şu an, her andan farklıydı. Artık mavi boyanın kalıntılarıyla gölgelenmeyen çillerini görebileceğim kadar yaklaşınca, tam önünde durdum. Tırnaklarımın arasındaki kumlar tenimi kaşındırıyordu.
Elimi kaldırıp yüzünün yanındaki havaya dokundum. Birkaç küçük zerre, hafif bir hareket... Ve ellerimin yap-bozu tamamlanacaktı. Ama bir şey durdurdu beni, öyküyü söndürmek istemedim, karanlık gelsin istemedim. O ise küçük ellerini yüzümün iki yanına koydu ve bana baktı. Dudaklarının o kendine has gülümseyişiyle kıvrıldığını gördüm. Rüya gören bir bebeğinkiler gibi odağını arayan yeşil güneş gözlerine bakınca her şeyi yeniden anımsadım.
İsimsiz, üyelerinin kimlik gizliliği sebebiyle kısa bir süreliğine dağıldıktan sonra Gökdelen Mezarlığı’nda günler ilginç bir şekilde mükemmel bir ritmle geçiyordu, her şeyin sona erişinden birkaç gün önce Rayman’la buna “mükemmel rutin” adını vermiştik. Her gün terk edilmiş sinemadan aldığımız filmlerden birini izliyor, ardından bir süre yalnızca buna odaklanıp izlediğimiz filmleri tartışıyorduk. Sonra o, birkaç denemeden sonra yenilmekten sıkıldığım oyun konsolunda saatlerce sıkılmadan oyun oynarken, ben bir köşeye kıvrılıp gelecekten kitaplar okuyordum. Kitaplığında kendi yazdığım bir öykü kitabını bulmuştum fakat bunu fark eden Rayman kitabı zorla elimden almış ve bunun yerine bana saatlerce hoşlandığı bir çizgi-kitabı anlatmıştı. Onu dinlemeyi seviyordum, muzip gülümsemesini, konuşurken yanaklarıma dokunmasını, çocuk kahkahalarını, olur olmadık şeylere duyduğu heyecanı seviyordum. Sonra bir gün İsimsiz’den bir karar maili aldık. Örgütün bölge liderlerince yapılan gizli bir toplantıda bütün portalların kapatılması kararlaştırılmıştı, karar metninde üçüncü paralelden gelen ve artık bütün paralellere yayılmış olan mutantları engellemenin başka yolunun kalmadığı anlatılmıştı.
Bunun üzerine Rayman ile alelacele bir uçanbüse atlayıp Eski İstanbul’a, Olağanüstü Kitaplar Müzesi’ne gitmiştik fakat Ortakapı'ya geldiğim portal çoktan kapatılmıştı. Bir daha dünyaya dönememe korkusu kalbimin derinliklerinde kızgın bir ejderha gibi uyanırken vakit kaybetmeden başka bir uçanbüsle diğer portala doğru yola çıkmıştık. Örgütün Yeni İstanbul karargahının ana salonuna girdiğimizde garip, bulanık bir ışık saçan portalın biraz uzağında duran Açin’i görmüştük. Rayman’ın elimi bırakıp onun yanına gittiğini ve hararetli bir şekilde tartışmaya başladıklarını hatırlıyorum. Birkaç dakika sonra yüzü biçimsiz radyasyon lekeleriyle kaplı bir adam yanıma gelip kolumu sıkıca kavramış ve beni portala doğru sürüklemeye başlamıştı. Onlara yaklaştığımızda durumu fark eden Rayman yanımıza gelip beni adamın tutuşundan kurtarmıştı. Mavi yüzlü adam hırıltılı sesiyle gitmek zorunda olduğumu söylemişti ama ben zaten gitmem gerektiğini biliyordum.
Uzun cümleler kurmadım, güzel şeyler söylemeye çalışmadım, ona sadece “gel” dedim. O zararsız, küçük kelime gülümseyişini söndürdü. Başını iki yana sallarken, saçları gün ışığı gibi dağıldı. Derin bir nefes aldı, yeşil güneş gözleri, gözlerimin okyanusunu yaktı.
“Gelemem,” dedi. “Sen ve ben, biz değiliz.”
Sonra beni öptü, kayboldum… Açin’in elleri omzumu sertçe iterken Ortakapı’nın kapısından dışarı, boşluğa düştüm.
Hayatımı sonsuza kadar değiştiren o ışık anaforundan ikinci kez düştüğümde her şeyi unutacağımı biliyordum. Zaman zalim bir anı hırsızıydı, ne kadar sıkıca sarılsanız da hatrınızda kalsın istediklerinizi sımsıkı kapalı parmaklarınızdan çeker alırdı. Bu yüzden biliyordum, her şeyi unutacaktım. Ama ilk kaybedeceğim şeyin şu an her şeyi hatırlatacak kadar canlı olan bu koku olacağını hiç düşünmemiştim. Bilekleri ne güzel kokardı, saçları, boynu, üzerine birkaç beden bol gelen bütün o eski tişörtler... Aklımın mantıklı bir köşesinde o kokunun özel olmadığını biliyordum, onu özel yapan ona kodladığım kişiydi. Kokuların dokunmaktan bile güçlü bir duyu olduğunu söyler kimileri, haklılar sanırım. Çünkü şu an, her mutlu anımın gölgesinde gördüğüm bu kumsalda aldığım koku bana onu gösteriyordu.
Ellerini yüzümden çekip ona sıkıca sarıldım, eski tişörtü parmaklarımın arasında buruştu, parmak uçlarımı sıcak tenine bastırdım. Şimdi düşününce bana ilk sarıldığı zamanlarda kollarının nasıl çocuksu bir heyecanla titrediğini hatırlıyordum. Heyecan zamana yenilir miydi gerçekten? Eğer öyleyse benimki hala benim dünyamın zamanını işliyor olmalıydı...
İnsanları çözmeyi severim, tıpkı bir kitaptaki ipuçlarını takip edip büyük gizemi bulmak gibi. Onların en karanlık isteklerini, gizlerini bulunca kalplerini elimde tutuyormuş gibi hissederim. O bana kalbini hiç vermedi, çünkü benim kendi kalbimi ona verdiğimi bir türlü göremedi. O yüzden şu an, bu yansıma evrende, hiç geçmeyen günlerin ve bitmeyen saatlerin içinde asla tamamlanmayan “biz”de, uzak bir gezegenin çocuk güneşi gibi sadece kendimi yakıyordum.
Kollarımdan sıyrılıp yüzüme baktı, arkasında dalgalanan portalın bulanık ışığı altında, yüzünde muzip gülümsemesi ve bana uzattığı eliyle o an, tıpkı onu ilk gördüğüm andaki gibiydi. Belki de sadece ona ait olduğunu bildiğimden bana güven veren sesi, rüzgarın ıslığını sildi.
“Misha, benimle gel. Ortakapı’ya dönelim, Gökdelen Mezarlığı’na, mükemmel rutine dönelim. Geleceği düşünmekten bugünü yaşamayı unutuyorsun. Bir kez olsun düşünmeden sadece yaşasak olmaz mı?”
Ona kendi dünyama dönemediğimi, bunun sadece bir yansıma evren olduğunu söyleyemezdim. Her günün, her saatin aynı olduğunu ve asla gidemeyeceğimi söyleyemezdim. Bu yüzden burnumun ucunda uyanan sızıyı ve gözlerimi dolduran yıldızları yok saymaya çalışarak gülümsedim ve tıpkı o eski kağıt kokan sinemada yaptığım gibi fısıldadım.
“Senin ruhun kaç yaşında?”
Aşk çocuk olmak değil midir sahiden? Aşk değildi gerçi, ama kim çiziyor sınırları sevgi ile aşkın arasındaki? Ona bakınca İkarus’u anlıyordum, benim bütün dünyamı küçük ellerinde tutan adam…
“Daha önce portal görmüş müydün?”
Elini reddederek kendi çabamla ayağa kalktım ve kitaplığın ardında ortaya çıkan boşluğa baktım. Tam anlamıyla bir ‘boşluk’tu bu. Ardı görünmeyen, parlak, bulanık bir ışık yayan bembeyaz bir boşluk, bir kapı. Eskimiş kitapların ardında gerçek bir portal… Ben daha gördüklerimi sindiremeden esrarengiz, elimi tutup beni delikten geçirdi.
Gözlerimde hala dönüp durmakta olan bulanık ışık anaforunun içinden soğuk, sert bir zemine düşmüştüm. Sırtıma saplanan keskin acının geçmesini beklerken soğuğun içime işlemesine aldırmadan bir süre düştüğüm yerde yattım. Nihayet gözlerimi araladığımda onu üzerime eğilmiş bir vaziyette bulunca istemsizce gerildim. Gözlerini kocaman açmış, gülmemek için dudaklarını ısırarak beni izliyordu. Geri geri sürünerek ondan uzaklaştım ve sırtımı arkamdaki duvara yaslayarak bağdaş kurdum.
Bana kütüphanenin mimari yapısını anımsatan beyaz boyalı geniş bir odadaydım. Duvarları boydan boya kaplayan camekanların içinde yüzlerce yaşlı kitap sıralanmıştı. Merakıma yenilip konuşmaya çalıştım fakat sesim oldukça hırıltılı ve kısık çıkmıştı.
“Burası neresi?”
Yüzüne yapıştığına inanmaya başladığım gülümsemesi genişledi. Bilmediğim konulara hâkim olmanın ona verdiği zevki saklamaya tenezzül bile etmiyordu. Konuşurken bir yandan da dikkatli bakışlarıyla yüzümde oluşacak herhangi bir şaşkınlık belirtisini avlarcasına beni inceliyordu.
“Eski İstanbul, Olağanüstü Kitaplar Müzesi, Fantastik Oda. 20 Eylül 2153.” Saatine bakarak ekledi. “Güneş doğmak üzere...”
Verecek bir cevap bulamadım. Bunun yerine ellerimle yüzümü kapatıp iç çektim. Hayranlıkla okuduğum o kitaplardan birinin içine düşmüştüm, böyle bir durumda ne denilirdi ki? O ise sesinden taşan çocuksu bir neşeyle hikâyesini anlatmaya devam etti. Oysa cümleler ilerledikçe hikâye kararıyordu.
“Paralel bir dünyadayız. Şu ana kadar keşfettiğimiz toplam üç paralel var. Biz 2. Paraleldeyiz, Ortakapı. Burada zaman sizinkinden biraz daha hızlı işliyor. Kütüphanede gördüğün şey bir börüydü, birinci derece kurt mutasyonuna uğramış bir dişi. 3.paralelden gelip Ortakapı’yı istila etmeye çalışan mutant-insanlardan yalnızca biri. Biz… Yani birlikte ‘çalıştığım’ insanlar, portalların her iki yanını da gözleyerek istilayı durdurmaya çalışıyoruz. Seni kurtardığımda kütüphanenize yerleştirdiğimiz üyemiz Açin’e rapor vermeye gelmiştim.”
Ona baktım. Yüzünde parlayan muzip gülümseme çoktan sönmüştü. Fantastik evrenlere duyduğum o büyük tutkudan ve şahsen yaşadığım şu portal deneyiminden sonra anlattıklarına inanmam zor olmadı. Ellerimi kucağımda birleştirip daha rahat bir pozisyon aldım. Konuştuğumda sesimdeki kırıklık geçmişti.
“Adın ne?”
Yüzünde beliren şaşkın ifadeden anladığım kadarıyla sorumu beklemiyordu, kaşları istemsizce yukarı kalktı. Bana bir süre amacımı anlamaya çalışır gibi baktıktan sonra sorumu öncekinden daha aydınlık bir sesle cevapladı.
“Rayman. Adım Rayman, Misha.”
Adımı biliyor olmasına şaşırmadım, Açin raporlarından birinde pekâlâ benden bahsetmiş olabilirdi.
“Rayman,” diye tekrarladım. “Anlamı ne?”
Tembelce omuz silkti.
“Bilmiyorum,” dedi. “Kelimeler çok sık tekrar edilince anlamını yitiriyor.”
Yüzünde genişleyen gülümsemeyi izlerken bunu yaptığımı bilmeden ona gülümsediğimi fark ettim. Gittikleri her yerde ilginç isimlerini açıklamayı adet haline getirip kelimeleri anlamsızlaştıran insanlardan hiç haz etmezdim. En azından Rayman’la bir ortak noktamız olmuştu.
Ben kendi düşüncelerime dalıp gitmişken o bir anda ayaklandı ve yanıma geldi. Bu defa uzattığı elini tuttum ve parmakları benimkilerin etrafında garip bir şekilde sıcak ve koruyucu şekilde kapanırken ellerinin benimkilerden küçük olduğunu fark ettim. Bu farkındalık ona ikinci kez gülümsememe sebep oldu. O ise tişörtümdeki ve açılan kaşımdan yüzüme bulaşmış olan kanı fark edip kaşlarını çatmıştı. Elimi nazikçe çekiştirip beni yeniden, bilmediğim koridorlara doğru sürükledi.
“Hadi, gidelim. Sana göstermek istediğim bir yer var.”
*
Kalemimin ucunu dişlerimin arasında ezerek birkaç haftadır el sürmediğim günlüğüme yazacağım ayrıntıları düşünmeye başladım. Portaldan geçip bu fantastik cehennemin en güzel yerine düştüğüm günün üzerinden tam iki hafta geçmişti. Rayman’ın o ilginç, siyah saati doğruyu gösteriyorsa eğer bu süre benim dünyamda yaklaşık iki güne denk geliyordu. Hayatımın en uzun iki günü...
Ortakapı’da düzen benim dünyamda olduğundan ‘biraz’ daha karmaşıktı. Haddinden fazla gelişen teknoloji ve insanların doyumsuzluğu 3.paraleli tükenme sınırına getirince, insanlıklarını uzun zaman önce kaybetmiş olan mutantlar, Ortakapı’nın gelişmiş hükumetlerine birer birer sızmışlar, çıkar antlaşmaları ve tehditler vasıtasıyla halka kene gibi yapışıp iğrenç yaşamlarına birkaç yıl daha eklemeyi son derece makul bulmuşlardı. Kendilerince haklı oldukları bu davada şiddeti kullanmaktan adeta zevk alan mutantlar, halkın cahil kesimini kolayca sindirmeyi başarmıştı fakat tarih içerisinde defalarca tekerrür olduğu gibi 2153’ün bu ılık sonbaharında da uyumayı reddeden küçük bir kitle direnmeye devam ediyordu.
Burada geçirdiğim ilk günü belki de ömrüm boyunca unutamayacaktım. Sonradan ejder mutantı olduğunu öğrendiğim çatal dilli, kırmızı derili bir adamın, evsiz ve kimsesiz olduğu her halinden belli olan bir çocuğu pullu ellerinin arasında sıkıca tutup canlı canlı yediği o anda, insanların nasıl da hiçbir şey yokmuş gibi yürüdüğünü, çocuğun sessiz çığlıklar için ardına kadar açılan ağzını izlerken dökülen gözyaşlarımı, beni tepkisiz tutmaya çalışırken Rayman’ın gözlerini dolduran korkuyu… Düşünecek kadar boş kaldığım her saniye o anı yeniden yaşıyordum. Bugün hala bu cehennemde yaşıyor olmamın sebebi buydu. İçimdeki insanlık tetiklenmişti, bencil hayatımdan sıyrılmak ve herkes gözlerini kaçırırken bir şeyler yapmak istemiştim.
Rayman, “İsimsiz” adlı bir özgürlük örgütünün Ortakapı genelindeki 42 üyesinden biriydi ve başlangıç seviyesinde (4.seviye) bir mutanttı. Hafifçe sivrilmiş kulakları, spirali andıran ilginç desenlerle çevrili açık yeşil gözleri ve solgun cildi mutasyonunun görsel belirtileri olarak onu hükumetin uyuşturma politikasına karşı uyandıran en büyük etkenler olmuştu. Bu sebeple aynada gördüğü aksini severdi.
Öte yandan ben, örgütün Eski İstanbul’daki sığınağının kapısından içeri girdiğim ilk anda onun sahne ışığını çalmış ve ilgi odağı olmuştum. “Eski Dil”e bariz bir şekilde hâkim oluşum ve şifreli yazılar üzerine geliştirdiğim yeteneğim sebebiyle beni yazman olarak görevlendirmişlerdi. Ortakapı’da yaşayan ve hiçbir mutasyon belirtisi göstermeyen sayılı insandan biri olduğum gerçeği de beni garip bir şekilde bu insanların gözünde çekici kılıyordu. Sanırım tüm bu “meziyetlerim” yalnızca Rayman’ın ilgisini çekmiyordu. Konuşma fırsatı bulduğumuz kısıtlı zamanlarda bana laf mı soktuğunu yoksa iltifat mı ettiğini anlayamıyordum. Benimle tozlu kütüphane rafları arasında koşan o cür'etkâr, muzip adam kendi dünyasına dönünce bambaşka birine dönüşmüştü.
Yazmaktan yorulunca kalemi ve defteri kimse görmeden çantamın içine yerleştirdim. 2.paralelde artık var olmayan bu tarz basit nesneler insanların ilgisini çekiyordu ve defterimin başka gözlerin önüne serilmesini istemiyordum. (Herhangi bir elektronik cihaz üzerine kaydedilen bilgiler kolayca çalınabildiği için örgüt eylem bilgilerini kayıt altında tutmak için bir çeşit sentetik kağıt kullanıyordu.) Yastığımı kabartıp yüzümü duvara dönecek şekilde yatağa uzandım ve bunu neden yaptığımı bilmeden duvarın hemen ardında uyumakta olan Rayman'ı düşünerek uykuya daldım.
*
Bir arada yeterince vakit geçirdiğimize karar veren grup, üyelerin kimliklerinin korunması için, örgütün ana merkezine gönderilecek bildirgeye son noktayı koyduğum akşam dağıldı. Tek bir kelime dahi etmeden, üzerinde konuşulmadan Rayman’ın yanında, onun evine doğru yola çıkıvermiştim. Sanki yeniden kütüphanenin dar koridorlarında koşturan o iki yabancıydık. Sessiz bir anlaşmayla bana en yakın kişinin o olduğuna karar verilmişti. Bir bakıma öyleydi de.
Kırık kaldırım taşlarının üzerinde tökezleye tökezleye yürüyorduk. Taşımasına izin vermediğim evrak çantasının ağırlığı altında eziliyordum fakat belli etmemeye çalışıyordum. Gerçi yola çıktığımızdan beri bir kez olsun dönüp bana bakmadığı için bunu fark etmesi imkânsızdı.
Elmacık kemiklerinden çenesine doğru uzanan soluk mavi lekelere bakıp gülümsedim. Mutasyona uğramamış olmamın dikkat çekeceğine karar verildiği için sokağa çıkmadan önce bir çeşit makyaj yapmam gerekmişti. Rayman yüzüme mavi radyasyon lekelerini boyarken kendimi güvensiz hissetmiştim. O tarz bir mutasyonu örgütteki kimsede görmediğim için durumu bir türlü içime sindiremiyordum. Rayman rahatsızlığımı fark edince parmaklarımı boya kasesine sokup yanağının üzerine koymuş ve yüzünde garip bir şekilde ciddi bir ifadeyle gözlerimin içine bakmıştı. Parmak uçlarım yumuşak cildinde sakallarına doğru kayarken onun ne kadar sıcak olduğunu o andan önce hiç fark etmediğimi anımsıyorum. Bunca zamanda uyum sağlamayı başaramadığım bu soluk gezegende ne kadar üşüdüğümü gerçekten ısındığım zaman anlamıştım. Dindiği zaman farkına vardığınız acılar gibi…
Bir süre sonra metro durağına ulaştık. Takip edilebilirlik oranını düşürmek adına, alt tabakanın tercih ettiği toplu taşımayla seyahat etmemiz gerekiyordu. Rayman ücreti elinin içindeki çip gibi bir şeyden ödedi. Cehenneme kadar indiğinden şüphelenmeye başladığım merdivenleri henüz inmeyi başarmışken 42 numaralı araç durağa vardı. Kalabalığı yararak düşmeden durabileceğimiz en iyi yeri bulduk, araç aniden harekete geçince parmaklarım metal borunun etrafında sıkıca kapandı. Yüz küsur sene toplu taşıma problemlerini çözmeye yetmemişti, her zamanki gibi rahat yolculuk etme hakkına sadece zenginler sahipti. Kısa bir süre sonra koku, gürültü ve her yönden bedenime sürünen vücutların verdiği rahatsızlıkla midem bulanmaya başlayınca gözlerimi sıkıca kapadım. Bir an sonra Rayman’ın kollarının etrafımda kapandığını hissettim. Çenemi göğsüne dayayıp mimiklerimle ne olduğunu sormaya çalıştım o ise kaşlarını çatıp hırpani görünümlü insanlara bakmakla yetindi. Bir süre sonra başımı boynunun hemen altındaki boşluğa yaslayıp uyuklamaya başladım. Bana tarçını ve adını hatırlamadığım bir çiçeği hatırlatan kokusu ilginç bir şekilde tanıdık ve rahatlatıcıydı.

Araç sarsılarak durunca inmemiz gereken durağa geldiğimizi fark eden Rayman elimi sıkıca tutup kalabalığı yararak beni çıkışa götürdü. Bitmeyecek gibi görünen merdivenleri çıkmayı başardığımızda indiğimiz yerin kuşkusuz, hayatımda gördüğüm en viran yerleşim yeri olduğunu düşündüm. Dış cephe boyaları yıllar önce solup dökülmüş onlarca gökdelen yavaş yavaş kararmaya başlayan gökyüzünün altında ürkütücü taş canavarları andırıyordu. Pencerelerde tek tük ışık vardı. Bozuk bir billboard ekranı binalardan birinin caddeye bakan duvarından tekinsiz bir şekilde sarkıyordu. İstemsizce Rayman’a yaklaştığımı fark ettim. Sonunda pes edip taşıması için verdiğim evrak çantamı bir elinden diğerine geçirdi ve soru sorarcasına kaşlarını kaldırdı. Konuşmamı bekliyor gibiydi.
“Tam bir gökdelen mezarlığı…” dedim. Elimle bütün caddeyi işaret ederek ekledim: “Bunların hepsi benim dünyamda henüz inşa ediliyor olmalı.”
Sözüme karşılık olarak şaşkınca gülümsedi. Söylediğine göre defalarca “dünyama” gelmiş olmasına rağmen bu durum ona da bana olduğu kadar şaşırtıcı geliyordu. Sanırım kütüphaneden dışarısını görmemişti.
Bu kısa konuşmanın ardından sessizce yürümeye devam ettik fakat sonra Rayman aniden durdu. Paslı bir tabelaya baktığını gördüm ama ben daha ne yazdığını okuyamadan o elimi tutup beni binanın içine çekti. Şaşkınlıkla fısıldadım:
“Nereye gidiyoruz?”
“Göreceksin,” dedi fısıldayarak. “Neden fısıldıyoruz?”
“Bilmiyorum,” diye cevapladım sorusunu, yine fısıldamıştım. Gerçekten de bilmiyordum, bu durum beni güldürdü. Rayman da gülüşüme katıldı. Kahkahalarımız boş koridorda yankılanırken bir süre daha ilerleyip gün ışığının ulaşamadığı bir mekâna girdik. Karanlıkta kalınca panik bir uyuşma dalgası halinde vücuduma yayılmaya başladı, Rayman’ın elini sıkıca kavradım. O ise garip siyah saatinin küçük bir düğmesine basıp fener gibi bir şeyi aktifleştirdi. Duvara yansıyan zayıf ışıkta solmuş film afişlerini seçmeye başlayınca eski, terk edilmiş bir sinemada olduğumuzu anladım. Bu beni öylesine heyecanlandırdı ki karanlıktan korktuğumu o an unutuverdim.
Neredeyse koşarak filmlerin saklandığı odayı aradık. İçerisi zifiri karanlıktı fakat Rayman’ın fenerinin ışığı film arayışımız için yeterliydi. Harry Potter’ın yeniden uyarlanmış versiyonunun disklerini bulduğumuz zaman küçük bir çığlık attım ve hemen ardından kutuları kucaklayıp kahkahalarla zıplamaya başladım. Rayman’ın şokla kocaman açılmış olan gözleri ve ağzı beni daha büyük bir gülme krizine sürükledi. Yavaş yavaş sakinleşmeye başladığımda çok, çok yakın bir mesafeden beni izleyen gözlerinde farklı bir parıltı vardı. Başını iki yana salladı ve konuştu.
“Senin ruhun kaç yaşında?”
Omuzlarımı silkip kutulara daha bir sıkı sarıldım. Rayman almak istediği filmleri bir kutuya doldurdu ve binadan çıktık.
*
Filmlerin üzerimde bıraktığı etki inanılmazdı. Böyle bir uyarlamanın yapılacağına inanıyordum fakat bir zamanlar sadece teorilerimde yaşayan bu filmleri izleyeceğim zaman oldukça yaşlı olacağımı düşünmüştüm. Ama hayat böyleydi, bazen karşınıza çıkan bir portal sizi görmek istediklerinizi görün diye geleceğe taşıyabilirdi.
Elimle kirli beyaz duvarlara yaslanarak ağır ağır ilerlerken Rayman’ın anlattığı yol tarifini hatırlamaya çalıştım. İkinci soldan girip koridorun sonundaki kapıdan geçmemi, böylece binanın ortasındaki bahçe boşluğuna çıkacağımı söylemişti. Anlattığı gibi uzun koridorda ilerleyip ikinci soldan dönmüştüm fakat görüşümde bir problem var gibiydi. Sanki duvarlar her iki yönden de içe doğru hareket ediyordu. 2153’ün İstanbul’unda terk edilmiş bir gökdelende bubi tuzağı olması fikri beni güldürdü. Kan şekerimin düştüğüne kanaat getirip yavaşça yürümeye devam ettim. Ama karanlık koridor bitmek bilmiyordu. Başım dönmeye başlamıştı, bu yüzden adımlarımı hızlandırarak yürümeye devam ettim. Duvarların adımlarıma ayak uydurup hızla üzerime doğru gelmeye başladığını görünce panikledim ve koşmaya başladım. Yetişemeyecektim, asla kapıya ulaşamayacaktım, bunu biliyordum. Bir an sonra ayağım sert bir şeye takıldı ve yere düştüm. Üzerime kapanan duvarların yerde sürtünürken çıkardığı sesi duyabiliyordum. Gözlerimi sıkıca kapatıp düştüğüm yerde kıvrıldım. Uzaktan, çok uzaktan birinin bana seslendiğini duyabiliyordum. Bir çift el kollarımı sıkıca kavradı, beni ayağa kaldırdı ve bilmediğim, göremediğim bir yere yürüttü. Göremiyordum fakat bir şekilde onun Rayman olduğunu anlamıştım. Adımlarımı kendisininkine uydurmaya çalışırken bir yandan kulağıma bir şeyler fısıldıyordu.
“Sssh, Misha. Bir şey yok, bir şey yok… Gördüklerin sadece bir tür zehirli gazın etkisi... Özür dilerim, çok özür dilerim. Birazdan etkisi geçecek, söz veriyorum birazdan bitecek hepsi.”
Eşikten geçip kapıyı arkasından kapattı. Gözlerim sıkıca kapalı, ellerim iki yanımda sıkılı bir şekilde titrerken sırtımı duvara yaslamış öylece bekliyordum. Gözlerimi açıp yeniden o kâbusun içine düşme fikri beni dehşete düşürüyordu fakat göz kapaklarımın yarattığı karanlıkta başka sanrılar vardı. Uzak bir denizin kokusu, tırnaklarımın arasındaki kumlar, ağzımın içindeki o acı tat ve dilimin ucunda atan nabzım...
Ellerinin yüzüme dokunmasıyla irkildim, ayak seslerini duymamıştım, sıcak rüzgarını duymamıştım, adımı seslenen sesini duymamıştım. Parmaklarını yanaklarımın üzerinde nazikçe kaydırdı, sanki bu hareketiyle kilitlerimi açmış gibi kaslarımdaki düğümler birer birer çözüldü, rahatladım. Yavaşça gözlerimi açtım. Gözlerinin içindeki yıldızları, teninden akan mavi boyanın altındaki belli belirsiz çilleri görebileceğim kadar yakınımdaydı. Dudakları aralıktı, nefesi yanaklarıma dokunuyordu. Alnını alnıma yaslayıp bana küçük bir Eskimo öpücüğü verdi. Parmakları boynumdan aşağı kayarken dudakları yüzümden akan boyayı takip etti. Beni öptü, dudaklarının tadı acının yerini aldı, nabzımı susturdu ve nefes aldığımda artık deniz değil daha sıcak bir şey kokuyordu, tarçın ve adını unuttuğum çiçek. Beni öptü ve ben kayboldum...
Anıları kelimelere gizlemek gibi garip bir huyum var, harflerden oluşan küçük semboller… O ilk küçük öpücüğü bir çoğu takip etmişti, hepsini tek tek hatırlıyordum, hepsinin kelimeleri vardı. Fakat anılarla ilgili komik bir şey vardır, onları hissedemez sadece hatırlarsınız. Zamanla silinen, tek boyutlu, soluk görüntüler... Oysa anıları gerçek yapan kokular ve hisler değil midir? Onlar olmadan, yalnızca ama yalnızca görüntüyü anımsamak işkence değil midir?
Uzun sarı kirpiklerinin arasından belli belirsiz bakan zehirli yeşil güneş gözler, yanaklarımın üzerine dökülen saçlar, tenimin üzerinde belli belirsiz gezinen parmak uçları, çocuk kahkahası, avucumun altında hızlanan kalp atışları... Artık elimde kalan yalnızca buydu. O günlerde, bir karıncanın uykusu kadar uzun, bir kuşun nefesi kadar hafif o günlerde, küçük elleri boynumdan aşağı, daha aşağı iniyor sanki beni ait olmadığım bu zamana bağlamayı deniyordu. Onunla sevişmek gelecekten korkmak gibiydi, çünkü her insan en derinde yalnız kendisi için yaşardı ve yalnızca gerçek masalların söylediği gibi her mutlu esintinin ardında çok daha güçlü, çok daha sert esen bir acı vardı.
Ben kayboldum. Tüm bu insanlar, onların yüksek sesli, yerden bitme dertleri, olmazsa olmazların labirenti, keşkelere açılan tercihler, her 'hayır'da karşıma çıkan şu korku sirki yolumdan saptırdı beni. Eskiden sadece karanlık ve sonsuzluktan korkardım. Şimdiyse korkularımın içinde kayboldum.
İşte bu yüzden koşuyordum, çünkü mutluluk esip gitmişti ve ben tıpkı geldiğim gibi gitmiştim Orta Kapı'dan. Ve şimdi, aylar, aylar sonra ilk defa bana koşmamı söyleyen o sesi duymuştum. Koşuyordum, ben koşarken içinden geçtiğim zaman etrafımda katılaşıyor, yavaşlıyordu sanki. Islak çimenlerin ayaklarımın altında kayışını, yağmur damlalarının toprağa çarpıp yayılmasını, bulutların ilmeği kaçmış bir örgü gibi yıldırımlardan sökülüşünü hissedebiliyordum. Ve bunun ne demek olduğunu biliyordum, çünkü buraya hiç yağmur yağmazdı. Portal yeniden açılmıştı. Bu yüzden koşuyordum ve güçlükle soluduğum hava dudaklarımın arasından antik bir kum saatinin altın tozu gibi akıp gidiyordu.
Ayaklarım sıcak kumlar yüzünden yanmaya başlayınca, denizin soğuk kokusu yosun tutmuş eski heykellerin etrafından dolanıp burnuma ulaşınca onu gördüm. Ağzımda acı bir tat vardı, nabzım dilimin ucunda atıyordu, parmak uçlarım ona dokunma isteğiyle uyuşmuştu.
Ayna'da günlerden gündü, gündüzdü. Her şey hep aynıydı fakat şu an, her andan farklıydı. Artık mavi boyanın kalıntılarıyla gölgelenmeyen çillerini görebileceğim kadar yaklaşınca, tam önünde durdum. Tırnaklarımın arasındaki kumlar tenimi kaşındırıyordu.
Elimi kaldırıp yüzünün yanındaki havaya dokundum. Birkaç küçük zerre, hafif bir hareket... Ve ellerimin yap-bozu tamamlanacaktı. Ama bir şey durdurdu beni, öyküyü söndürmek istemedim, karanlık gelsin istemedim. O ise küçük ellerini yüzümün iki yanına koydu ve bana baktı. Dudaklarının o kendine has gülümseyişiyle kıvrıldığını gördüm. Rüya gören bir bebeğinkiler gibi odağını arayan yeşil güneş gözlerine bakınca her şeyi yeniden anımsadım.
İsimsiz, üyelerinin kimlik gizliliği sebebiyle kısa bir süreliğine dağıldıktan sonra Gökdelen Mezarlığı’nda günler ilginç bir şekilde mükemmel bir ritmle geçiyordu, her şeyin sona erişinden birkaç gün önce Rayman’la buna “mükemmel rutin” adını vermiştik. Her gün terk edilmiş sinemadan aldığımız filmlerden birini izliyor, ardından bir süre yalnızca buna odaklanıp izlediğimiz filmleri tartışıyorduk. Sonra o, birkaç denemeden sonra yenilmekten sıkıldığım oyun konsolunda saatlerce sıkılmadan oyun oynarken, ben bir köşeye kıvrılıp gelecekten kitaplar okuyordum. Kitaplığında kendi yazdığım bir öykü kitabını bulmuştum fakat bunu fark eden Rayman kitabı zorla elimden almış ve bunun yerine bana saatlerce hoşlandığı bir çizgi-kitabı anlatmıştı. Onu dinlemeyi seviyordum, muzip gülümsemesini, konuşurken yanaklarıma dokunmasını, çocuk kahkahalarını, olur olmadık şeylere duyduğu heyecanı seviyordum. Sonra bir gün İsimsiz’den bir karar maili aldık. Örgütün bölge liderlerince yapılan gizli bir toplantıda bütün portalların kapatılması kararlaştırılmıştı, karar metninde üçüncü paralelden gelen ve artık bütün paralellere yayılmış olan mutantları engellemenin başka yolunun kalmadığı anlatılmıştı.
Bunun üzerine Rayman ile alelacele bir uçanbüse atlayıp Eski İstanbul’a, Olağanüstü Kitaplar Müzesi’ne gitmiştik fakat Ortakapı'ya geldiğim portal çoktan kapatılmıştı. Bir daha dünyaya dönememe korkusu kalbimin derinliklerinde kızgın bir ejderha gibi uyanırken vakit kaybetmeden başka bir uçanbüsle diğer portala doğru yola çıkmıştık. Örgütün Yeni İstanbul karargahının ana salonuna girdiğimizde garip, bulanık bir ışık saçan portalın biraz uzağında duran Açin’i görmüştük. Rayman’ın elimi bırakıp onun yanına gittiğini ve hararetli bir şekilde tartışmaya başladıklarını hatırlıyorum. Birkaç dakika sonra yüzü biçimsiz radyasyon lekeleriyle kaplı bir adam yanıma gelip kolumu sıkıca kavramış ve beni portala doğru sürüklemeye başlamıştı. Onlara yaklaştığımızda durumu fark eden Rayman yanımıza gelip beni adamın tutuşundan kurtarmıştı. Mavi yüzlü adam hırıltılı sesiyle gitmek zorunda olduğumu söylemişti ama ben zaten gitmem gerektiğini biliyordum.
Uzun cümleler kurmadım, güzel şeyler söylemeye çalışmadım, ona sadece “gel” dedim. O zararsız, küçük kelime gülümseyişini söndürdü. Başını iki yana sallarken, saçları gün ışığı gibi dağıldı. Derin bir nefes aldı, yeşil güneş gözleri, gözlerimin okyanusunu yaktı.
“Gelemem,” dedi. “Sen ve ben, biz değiliz.”
Sonra beni öptü, kayboldum… Açin’in elleri omzumu sertçe iterken Ortakapı’nın kapısından dışarı, boşluğa düştüm.
Hayatımı sonsuza kadar değiştiren o ışık anaforundan ikinci kez düştüğümde her şeyi unutacağımı biliyordum. Zaman zalim bir anı hırsızıydı, ne kadar sıkıca sarılsanız da hatrınızda kalsın istediklerinizi sımsıkı kapalı parmaklarınızdan çeker alırdı. Bu yüzden biliyordum, her şeyi unutacaktım. Ama ilk kaybedeceğim şeyin şu an her şeyi hatırlatacak kadar canlı olan bu koku olacağını hiç düşünmemiştim. Bilekleri ne güzel kokardı, saçları, boynu, üzerine birkaç beden bol gelen bütün o eski tişörtler... Aklımın mantıklı bir köşesinde o kokunun özel olmadığını biliyordum, onu özel yapan ona kodladığım kişiydi. Kokuların dokunmaktan bile güçlü bir duyu olduğunu söyler kimileri, haklılar sanırım. Çünkü şu an, her mutlu anımın gölgesinde gördüğüm bu kumsalda aldığım koku bana onu gösteriyordu.
Ellerini yüzümden çekip ona sıkıca sarıldım, eski tişörtü parmaklarımın arasında buruştu, parmak uçlarımı sıcak tenine bastırdım. Şimdi düşününce bana ilk sarıldığı zamanlarda kollarının nasıl çocuksu bir heyecanla titrediğini hatırlıyordum. Heyecan zamana yenilir miydi gerçekten? Eğer öyleyse benimki hala benim dünyamın zamanını işliyor olmalıydı...
İnsanları çözmeyi severim, tıpkı bir kitaptaki ipuçlarını takip edip büyük gizemi bulmak gibi. Onların en karanlık isteklerini, gizlerini bulunca kalplerini elimde tutuyormuş gibi hissederim. O bana kalbini hiç vermedi, çünkü benim kendi kalbimi ona verdiğimi bir türlü göremedi. O yüzden şu an, bu yansıma evrende, hiç geçmeyen günlerin ve bitmeyen saatlerin içinde asla tamamlanmayan “biz”de, uzak bir gezegenin çocuk güneşi gibi sadece kendimi yakıyordum.
Kollarımdan sıyrılıp yüzüme baktı, arkasında dalgalanan portalın bulanık ışığı altında, yüzünde muzip gülümsemesi ve bana uzattığı eliyle o an, tıpkı onu ilk gördüğüm andaki gibiydi. Belki de sadece ona ait olduğunu bildiğimden bana güven veren sesi, rüzgarın ıslığını sildi.
“Misha, benimle gel. Ortakapı’ya dönelim, Gökdelen Mezarlığı’na, mükemmel rutine dönelim. Geleceği düşünmekten bugünü yaşamayı unutuyorsun. Bir kez olsun düşünmeden sadece yaşasak olmaz mı?”
Ona kendi dünyama dönemediğimi, bunun sadece bir yansıma evren olduğunu söyleyemezdim. Her günün, her saatin aynı olduğunu ve asla gidemeyeceğimi söyleyemezdim. Bu yüzden burnumun ucunda uyanan sızıyı ve gözlerimi dolduran yıldızları yok saymaya çalışarak gülümsedim ve tıpkı o eski kağıt kokan sinemada yaptığım gibi fısıldadım.
“Senin ruhun kaç yaşında?”
Aşk çocuk olmak değil midir sahiden? Aşk değildi gerçi, ama kim çiziyor sınırları sevgi ile aşkın arasındaki? Ona bakınca İkarus’u anlıyordum, benim bütün dünyamı küçük ellerinde tutan adam…
8 Ekim 2013 - 19 Şubat 2014
Ezgi V.
12 Ocak 2014 Pazar
Kış geldiğinde herkes daha sessiz uyur.
Etiketler:
8tracks,
big star,
dry the river,
folk,
indie,
indie folk,
indie rock,
james vincent mcmorrow,
music,
müzik,
ojmahgun,
olafur arnalds,
ost,
passenger
2 Ocak 2014 Perşembe
Prometheus 4 (Tamamlanmamış)
...
Dedin ki; Ophelia,
Uzak bir deniz kentinde öldürdüğüm kadın!
Özledim sesinin dudaklarıma düşürdüğü neşeyi
Ve yıldızları, gün düşünce teninde uyanan.
...
Ezgi V.
Dedin ki; Ophelia,
Uzak bir deniz kentinde öldürdüğüm kadın!
Özledim sesinin dudaklarıma düşürdüğü neşeyi
Ve yıldızları, gün düşünce teninde uyanan.
...
Ezgi V.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)







.jpg)
