22 Şubat 2014 Cumartesi

Ruhun Kaç Yaşında? (Öykü)



          Bu öykü çok zamanımı, duygumu ve kelimemi çaldı benden. Belki de o yüzden yarım gibi, olmamış gibi hissetsem de burada bitiriyor ve aylar sonra yeniden düzenlemek üzere rafa kaldırıyorum onu. Milyonlarca defa kontrol okuması yapmama rağmen eminim hatalar, anlatım bozuklukları vb. problemler kalmıştır, affola. (Öykü ayrıca Russell T. Davies'in Doomsday'ine övgü ve teşekkür mektubu niteliği taşıyor.) Dar pantolonlar giyen sarışın erkek karakterlerimi mazur görün. ;)

          Karakterler kısmen gerçek, kısmen değil. Olaylar kısmen gerçek, kısmen değil. Sözcükler kısmen gerçek, kısmen değil...

Uyanmayı Unuttuğum Rüyalar Serisi

2- Ruhun Kaç Yaşında?





"Ne zaman ki, yeniden canlanır bağışlamasız belleğimizde 
Bir anın, yalnızca bir anın bütün bir hayatı kapladığı anlar 
O tiktaklar kadar önemsiz kalır şimdi 
Hayatımıza verdiğimiz bütün anlamlar "


Yalnız Bir Opera / Murathan Mungan 

          Nedense isimsiz kalmış, önemsenmemiş araçlara özel isim vermek gibi garip bir huyum vardır. Şu an elimin altında gıcırdayarak ilerleyen bu yorgun, yaşlı kitap taşıma aracının başına gelen de buydu. Son iki yıldır Kitta diye çağrılmasının sebebi tam olarak buydu. Ben bütün bir haftanın yorgunluğunu sırtımda taşırken, ellerimin arasında Kitta’nın tutacağı, iki yorgun, raflar arasında gidip geliyor, iade kitapları doğru raflara yerleştirme görevimizi tamamlıyorduk.
          Saat gece yarısını geçerken koca kütüphanede spor ayakkabılarımın kauçuk zeminde çıkardığı o yapışkan ses ve Kitta’nın tekerleklerinin gıcırtısı dışında tek bir ses yoktu. Bütün o telaşlı fısıldaşmalar, kısık sesle yapılan üslup tartışmaları, roman kahramanlarının kimi zaman neşeli, kimi zaman öfkeli mırıltıları yeni günün ilk dakikalarıyla birlikte sönmüştü. Milyarlarca kurgu kahramanın, milyonlarca kurgu evrenin ortasında yapayalnızdım.
          Düşüncelerimle sarılı halde yürüyorken Fantastik & Bilim-Kurgu rafına geldiğimi fark edince dostlarımı görmüşcesine şefkatle gülümsedim. Raftaki yerine yerleştirmek üzere eski, yıpranmış Felsefe Taşı cildini elime aldım. Bir an sonra derin bir karanlığın ortasında kaldım ve atan şalterlerin o tanıdık gürültüsüyle sarsıldım. Panik hızlanan kalbimin her atışıyla kanıma karışıp, bedenimi ele geçirirken uyuşan ellerimle çaresizce el fenerimi aradım. Ne yazık ki saniyeler içerisinde avucumun içinden süzülen zavallı ışık, birkaç metreden öteye uzanamıyordu.
          Feneri ararken yere düşürdüğüm birkaç kitabı almak için eğildiğim sırada zayıf ışıkta bir gölge gördüğümü düşünerek bir anlığına nefesimi tuttum. Kalbimin fırlayıp kaçmasını engellemeye çalışır gibi elimi boğazıma bastırarak gölgeye doğru baktım. Karanlığın ortasında ateş gibi parlayan bir çift elektrik mavisi göz bakışlarımı karşıladı. Ellerimle ağzımı kapatıp nefesimi duymasını engellemeye çalıştım fakat yaratık daha ben onu fark etmeden önce beni görmüştü. Ansızın patlak veren kükreyişi boğazımın içinde uyuyan çığlığı uyandırdı. Aynı anda sırtımı yasladığım kapı sertçe açılıp beni kitap raflarına yapıştırdı. Kapının ardından gelen kör edici ışığın içinde beliren bir el, elimin çevresinde kapandı, parmaklarımız kenetlendi ve yabancı bir sesin ‘koş’ diye bağırdığını duymamla birlikte kendimi tanımadığım kar maskeli bir adamla eskiden kütüphane koridorları olan bu korku sirkinin yol vermez labirentlerinde koşarken buldum.
          Ne kadar koştuk, kaç koridor geçip kaç merdiven indik veya çıktık bilmiyorum. Ama sonunda, nefes nefese, tozlu kitaplarla dolu bir odanın zeminine oturduğumuzda, yaratığı atlattığımıza emin olmama rağmen dehşet içerisinde titriyordum.
          Esrarengiz adam ince, bembeyaz parmaklarıyla kafasındaki kar maskesini çekiştirerek çıkardı. Yünden elektriklenen koyu sarı, dalgalı saçları yüzünün iki yanında karmakarışıktı. Bitkinlikten düşmüş göz kapaklarının altında zehirli birer güneş gibi tehlikeli bir ışıkla parlayan yeşil gözleri garip bir ilgiyle beni izliyordu. Onu incelediğimi fark edince adrenalinden yüzüne hücum eden kanla kızarmış olan dudaklarını muzip bir şekilde kıvırarak gülümsedi. Gülümseyişini umursamadan sordum:
     
          “O… yaratık da neydi öyle?”
         
          Bariz bir şeyi sormuşum gibi omuz silkti ve konuşmaktan bile üşenircesine bıkkın bir sesle cevap verdi.
         “Birinci seviye bir mutant. Börü sanırım.”

          Onu tanımasam bile benimle dalga geçmesine içerlemiştim. Yakındaki dağdan inen bir kurt açık unutulmuş arka kapıdan içeri girmiş olsa gerekti. En azından benim aklıma gelen şey, onun belirgin bir şekilde uydurduğu saçmalıktan daha mantıklı ve muhtemeldi.
          “Neden kaşlarını çatıyorsun? 1. Paralelde yaşayan insanlar gerçekten de bu kadar kalın kafalı mı?”

           O kadar ukalaydı ki sinirlerime hâkim olamıyordum. Benimle dalga geçmesi yetmezmiş gibi bir de konuşurken apaçık bir şekilde eğleniyordu.

           “Beni yanlış anlama, fantastik olan her şeyden hoşlanırım ama bu gerçekleri göremediğim anlamına gelmiyor. Süper kahramanlar, büyücüler, mutantlar…” mutant kelimesini özenle vurguluyordum, “Bütün bunlar insanların kurguladığı fantastik evrenlerde olur. Bence sen kendini çizgi romanlarına fazla kaptırmışsın.”
           
           Oysa o söylediklerime ilgisini daha ilk kelimeden kaybetmiş ve bileğindeki ilginç saate odaklanmıştı. Aniden tek bir hareketle oturduğu yerden kalktı ve kapının hemen karşısında duran kitaplığa yöneldi. Üzerine belirgin bir şekilde bol gelen siyah baskılı tişörtü oldukça yıpranmış ve solmuştu. Aksine bir zamanlar siyah olduğuna inandığım koyu gri pantolonu egosunu sergilemek istercesine üzerine tam oturmuştu. Neyse ki daha fazla izlememe fırsat vermeden, kısa bir arayışın ardından, cildi solmuş oldukça eski bir John Keats kitabını yavaşça yerinden çıkardı. Kitaplık mekanik tıkırtılar eşliğinde sola doğru kayarken ismini hala bilmediğimi fark ettiğim ‘esrarengiz’, arasına bir zarf sıkıştırdığı kitabı nezaketle yerine yerleştirdi ve suratında aynı pişkin gülümsemeyle bana elini uzattı.

            “Daha önce portal görmüş müydün?”

            Elini reddederek kendi çabamla ayağa kalktım ve kitaplığın ardında ortaya çıkan boşluğa baktım. Tam anlamıyla bir ‘boşluk’tu bu. Ardı görünmeyen, parlak, bulanık bir ışık yayan bembeyaz bir boşluk, bir kapı. Eskimiş kitapların ardında gerçek bir portal… Ben daha gördüklerimi sindiremeden esrarengiz, elimi tutup beni delikten geçirdi.
          Gözlerimde hala dönüp durmakta olan bulanık ışık anaforunun içinden soğuk, sert bir zemine düşmüştüm. Sırtıma saplanan keskin acının geçmesini beklerken soğuğun içime işlemesine aldırmadan bir süre düştüğüm yerde yattım. Nihayet gözlerimi araladığımda onu üzerime eğilmiş bir vaziyette bulunca istemsizce gerildim. Gözlerini kocaman açmış, gülmemek için dudaklarını ısırarak beni izliyordu. Geri geri sürünerek ondan uzaklaştım ve sırtımı arkamdaki duvara yaslayarak bağdaş kurdum.
          Bana kütüphanenin mimari yapısını anımsatan beyaz boyalı geniş bir odadaydım. Duvarları boydan boya kaplayan camekanların içinde yüzlerce yaşlı kitap sıralanmıştı. Merakıma yenilip konuşmaya çalıştım fakat sesim oldukça hırıltılı ve kısık çıkmıştı.

        “Burası neresi?”

         Yüzüne yapıştığına inanmaya başladığım gülümsemesi genişledi. Bilmediğim konulara hâkim olmanın ona verdiği zevki saklamaya tenezzül bile etmiyordu. Konuşurken bir yandan da dikkatli bakışlarıyla yüzümde oluşacak herhangi bir şaşkınlık belirtisini avlarcasına beni inceliyordu.

         “Eski İstanbul, Olağanüstü Kitaplar Müzesi, Fantastik Oda. 20 Eylül 2153.” Saatine bakarak ekledi. “Güneş doğmak üzere...”

         Verecek bir cevap bulamadım. Bunun yerine ellerimle yüzümü kapatıp iç çektim. Hayranlıkla okuduğum o kitaplardan birinin içine düşmüştüm, böyle bir durumda ne denilirdi ki? O ise sesinden taşan çocuksu bir neşeyle hikâyesini anlatmaya devam etti. Oysa cümleler ilerledikçe hikâye kararıyordu.

        “Paralel bir dünyadayız. Şu ana kadar keşfettiğimiz toplam üç paralel var. Biz 2. Paraleldeyiz, Ortakapı. Burada zaman sizinkinden biraz daha hızlı işliyor. Kütüphanede gördüğün şey bir börüydü, birinci derece kurt mutasyonuna uğramış bir dişi. 3.paralelden gelip Ortakapı’yı istila etmeye çalışan mutant-insanlardan yalnızca biri. Biz… Yani birlikte ‘çalıştığım’ insanlar, portalların her iki yanını da gözleyerek istilayı durdurmaya çalışıyoruz. Seni kurtardığımda kütüphanenize yerleştirdiğimiz üyemiz Açin’e rapor vermeye gelmiştim.”

          Ona baktım. Yüzünde parlayan muzip gülümseme çoktan sönmüştü. Fantastik evrenlere duyduğum o büyük tutkudan ve şahsen yaşadığım şu portal deneyiminden sonra anlattıklarına inanmam zor olmadı. Ellerimi kucağımda birleştirip daha rahat bir pozisyon aldım. Konuştuğumda sesimdeki kırıklık geçmişti.

         “Adın ne?”

          Yüzünde beliren şaşkın ifadeden anladığım kadarıyla sorumu beklemiyordu, kaşları istemsizce yukarı kalktı. Bana bir süre amacımı anlamaya çalışır gibi baktıktan sonra sorumu öncekinden daha aydınlık bir sesle cevapladı.

          “Rayman. Adım Rayman, Misha.”

           Adımı biliyor olmasına şaşırmadım, Açin raporlarından birinde pekâlâ benden bahsetmiş olabilirdi.

          “Rayman,” diye tekrarladım. “Anlamı ne?”

          Tembelce omuz silkti.

          “Bilmiyorum,” dedi. “Kelimeler çok sık tekrar edilince anlamını yitiriyor.”

          Yüzünde genişleyen gülümsemeyi izlerken bunu yaptığımı bilmeden ona gülümsediğimi fark ettim. Gittikleri her yerde ilginç isimlerini açıklamayı adet haline getirip kelimeleri anlamsızlaştıran insanlardan hiç haz etmezdim. En azından Rayman’la bir ortak noktamız olmuştu.
         Ben kendi düşüncelerime dalıp gitmişken o bir anda ayaklandı ve yanıma geldi. Bu defa uzattığı elini tuttum ve parmakları benimkilerin etrafında garip bir şekilde sıcak ve koruyucu şekilde kapanırken ellerinin benimkilerden küçük olduğunu fark ettim. Bu farkındalık ona ikinci kez gülümsememe sebep oldu. O ise tişörtümdeki ve açılan kaşımdan yüzüme bulaşmış olan kanı fark edip kaşlarını çatmıştı. Elimi nazikçe çekiştirip beni yeniden, bilmediğim koridorlara doğru sürükledi.

          “Hadi, gidelim. Sana göstermek istediğim bir yer var.”



          Kalemimin ucunu dişlerimin arasında ezerek birkaç haftadır el sürmediğim günlüğüme yazacağım ayrıntıları düşünmeye başladım. Portaldan geçip bu fantastik cehennemin en güzel yerine düştüğüm günün üzerinden tam iki hafta geçmişti. Rayman’ın o ilginç, siyah saati doğruyu gösteriyorsa eğer bu süre benim dünyamda yaklaşık iki güne denk geliyordu. Hayatımın en uzun iki günü...
          Ortakapı’da düzen benim dünyamda olduğundan ‘biraz’ daha karmaşıktı. Haddinden fazla gelişen teknoloji ve insanların doyumsuzluğu 3.paraleli tükenme sınırına getirince, insanlıklarını uzun zaman önce kaybetmiş olan mutantlar, Ortakapı’nın gelişmiş hükumetlerine birer birer sızmışlar, çıkar antlaşmaları ve tehditler vasıtasıyla halka kene gibi yapışıp iğrenç yaşamlarına birkaç yıl daha eklemeyi son derece makul bulmuşlardı. Kendilerince haklı oldukları bu davada şiddeti kullanmaktan adeta zevk alan mutantlar, halkın cahil kesimini kolayca sindirmeyi başarmıştı fakat tarih içerisinde defalarca tekerrür olduğu gibi 2153’ün bu ılık sonbaharında da uyumayı reddeden küçük bir kitle direnmeye devam ediyordu.
          Burada geçirdiğim ilk günü belki de ömrüm boyunca unutamayacaktım. Sonradan ejder mutantı olduğunu öğrendiğim çatal dilli, kırmızı derili bir adamın, evsiz ve kimsesiz olduğu her halinden belli olan bir çocuğu pullu ellerinin arasında sıkıca tutup canlı canlı yediği o anda, insanların nasıl da hiçbir şey yokmuş gibi yürüdüğünü, çocuğun sessiz çığlıklar için ardına kadar açılan ağzını izlerken dökülen gözyaşlarımı, beni tepkisiz tutmaya çalışırken Rayman’ın gözlerini dolduran korkuyu… Düşünecek kadar boş kaldığım her saniye o anı yeniden yaşıyordum. Bugün hala bu cehennemde yaşıyor olmamın sebebi buydu. İçimdeki insanlık tetiklenmişti, bencil hayatımdan sıyrılmak ve herkes gözlerini kaçırırken bir şeyler yapmak istemiştim.
         Rayman, “İsimsiz” adlı bir özgürlük örgütünün Ortakapı genelindeki 42 üyesinden biriydi ve başlangıç seviyesinde (4.seviye) bir mutanttı. Hafifçe sivrilmiş kulakları, spirali andıran ilginç desenlerle çevrili açık yeşil gözleri ve solgun cildi mutasyonunun görsel belirtileri olarak onu hükumetin uyuşturma politikasına karşı uyandıran en büyük etkenler olmuştu. Bu sebeple aynada gördüğü aksini severdi.
          Öte yandan ben, örgütün Eski İstanbul’daki sığınağının kapısından içeri girdiğim ilk anda onun sahne ışığını çalmış ve ilgi odağı olmuştum. “Eski Dil”e bariz bir şekilde hâkim oluşum ve şifreli yazılar üzerine geliştirdiğim yeteneğim sebebiyle beni yazman olarak görevlendirmişlerdi. Ortakapı’da yaşayan ve hiçbir mutasyon belirtisi göstermeyen sayılı insandan biri olduğum gerçeği de beni garip bir şekilde bu insanların gözünde çekici kılıyordu. Sanırım tüm bu “meziyetlerim” yalnızca Rayman’ın ilgisini çekmiyordu. Konuşma fırsatı bulduğumuz kısıtlı zamanlarda bana laf mı soktuğunu yoksa iltifat mı ettiğini anlayamıyordum. Benimle tozlu kütüphane rafları arasında koşan o cür'etkâr, muzip adam kendi dünyasına dönünce bambaşka birine dönüşmüştü.
         Yazmaktan yorulunca kalemi ve defteri kimse görmeden çantamın içine yerleştirdim. 2.paralelde artık var olmayan bu tarz basit nesneler insanların ilgisini çekiyordu ve defterimin başka gözlerin önüne serilmesini istemiyordum. (Herhangi bir elektronik cihaz üzerine kaydedilen bilgiler kolayca çalınabildiği için örgüt eylem bilgilerini kayıt altında tutmak için bir çeşit sentetik kağıt kullanıyordu.) Yastığımı kabartıp yüzümü duvara dönecek şekilde yatağa uzandım ve bunu neden yaptığımı bilmeden duvarın hemen ardında uyumakta olan Rayman'ı düşünerek uykuya daldım.



          Bir arada yeterince vakit geçirdiğimize karar veren grup, üyelerin kimliklerinin korunması için, örgütün ana merkezine gönderilecek bildirgeye son noktayı koyduğum akşam dağıldı. Tek bir kelime dahi etmeden, üzerinde konuşulmadan Rayman’ın yanında, onun evine doğru yola çıkıvermiştim. Sanki yeniden kütüphanenin dar koridorlarında koşturan o iki yabancıydık. Sessiz bir anlaşmayla bana en yakın kişinin o olduğuna karar verilmişti. Bir bakıma öyleydi de.
          Kırık kaldırım taşlarının üzerinde tökezleye tökezleye yürüyorduk. Taşımasına izin vermediğim evrak çantasının ağırlığı altında eziliyordum fakat belli etmemeye çalışıyordum. Gerçi yola çıktığımızdan beri bir kez olsun dönüp bana bakmadığı için bunu fark etmesi imkânsızdı.
          Elmacık kemiklerinden çenesine doğru uzanan soluk mavi lekelere bakıp gülümsedim. Mutasyona uğramamış olmamın dikkat çekeceğine karar verildiği için sokağa çıkmadan önce bir çeşit makyaj yapmam gerekmişti. Rayman yüzüme mavi radyasyon lekelerini boyarken kendimi güvensiz hissetmiştim. O tarz bir mutasyonu örgütteki kimsede görmediğim için durumu bir türlü içime sindiremiyordum. Rayman rahatsızlığımı fark edince parmaklarımı boya kasesine sokup yanağının üzerine koymuş ve yüzünde garip bir şekilde ciddi bir ifadeyle gözlerimin içine bakmıştı. Parmak uçlarım yumuşak cildinde sakallarına doğru kayarken onun ne kadar sıcak olduğunu o andan önce hiç fark etmediğimi anımsıyorum. Bunca zamanda uyum sağlamayı başaramadığım bu soluk gezegende ne kadar üşüdüğümü gerçekten ısındığım zaman anlamıştım. Dindiği zaman farkına vardığınız acılar gibi…
         Bir süre sonra metro durağına ulaştık. Takip edilebilirlik oranını düşürmek adına, alt tabakanın tercih ettiği toplu taşımayla seyahat etmemiz gerekiyordu. Rayman ücreti elinin içindeki çip gibi bir şeyden ödedi. Cehenneme kadar indiğinden şüphelenmeye başladığım merdivenleri henüz inmeyi başarmışken 42 numaralı araç durağa vardı. Kalabalığı yararak düşmeden durabileceğimiz en iyi yeri bulduk, araç aniden harekete geçince parmaklarım metal borunun etrafında sıkıca kapandı. Yüz küsur sene toplu taşıma problemlerini çözmeye yetmemişti, her zamanki gibi rahat yolculuk etme hakkına sadece zenginler sahipti. Kısa bir süre sonra koku, gürültü ve her yönden bedenime sürünen vücutların verdiği rahatsızlıkla midem bulanmaya başlayınca gözlerimi sıkıca kapadım. Bir an sonra Rayman’ın kollarının etrafımda kapandığını hissettim. Çenemi göğsüne dayayıp mimiklerimle ne olduğunu sormaya çalıştım o ise kaşlarını çatıp hırpani görünümlü insanlara bakmakla yetindi. Bir süre sonra başımı boynunun hemen altındaki boşluğa yaslayıp uyuklamaya başladım. Bana tarçını ve adını hatırlamadığım bir çiçeği hatırlatan kokusu ilginç bir şekilde tanıdık ve rahatlatıcıydı.




          Araç sarsılarak durunca inmemiz gereken durağa geldiğimizi fark eden Rayman elimi sıkıca tutup kalabalığı yararak beni çıkışa götürdü. Bitmeyecek gibi görünen merdivenleri çıkmayı başardığımızda indiğimiz yerin kuşkusuz, hayatımda gördüğüm en viran yerleşim yeri olduğunu düşündüm. Dış cephe boyaları yıllar önce solup dökülmüş onlarca gökdelen yavaş yavaş kararmaya başlayan gökyüzünün altında ürkütücü taş canavarları andırıyordu. Pencerelerde tek tük ışık vardı. Bozuk bir billboard ekranı binalardan birinin caddeye bakan duvarından tekinsiz bir şekilde sarkıyordu. İstemsizce Rayman’a yaklaştığımı fark ettim. Sonunda pes edip taşıması için verdiğim evrak çantamı bir elinden diğerine geçirdi ve soru sorarcasına kaşlarını kaldırdı. Konuşmamı bekliyor gibiydi.

          “Tam bir gökdelen mezarlığı…” dedim. Elimle bütün caddeyi işaret ederek ekledim: “Bunların hepsi benim dünyamda henüz inşa ediliyor olmalı.”

         Sözüme karşılık olarak şaşkınca gülümsedi. Söylediğine göre defalarca “dünyama” gelmiş olmasına rağmen bu durum ona da bana olduğu kadar şaşırtıcı geliyordu. Sanırım kütüphaneden dışarısını görmemişti.
Bu kısa konuşmanın ardından sessizce yürümeye devam ettik fakat sonra Rayman aniden durdu. Paslı bir tabelaya baktığını gördüm ama ben daha ne yazdığını okuyamadan o elimi tutup beni binanın içine çekti. Şaşkınlıkla fısıldadım:

        “Nereye gidiyoruz?”

        “Göreceksin,” dedi fısıldayarak. “Neden fısıldıyoruz?”

          “Bilmiyorum,” diye cevapladım sorusunu, yine fısıldamıştım. Gerçekten de bilmiyordum, bu durum beni güldürdü. Rayman da gülüşüme katıldı. Kahkahalarımız boş koridorda yankılanırken bir süre daha ilerleyip gün ışığının ulaşamadığı bir mekâna girdik. Karanlıkta kalınca panik bir uyuşma dalgası halinde vücuduma yayılmaya başladı, Rayman’ın elini sıkıca kavradım. O ise garip siyah saatinin küçük bir düğmesine basıp fener gibi bir şeyi aktifleştirdi. Duvara yansıyan zayıf ışıkta solmuş film afişlerini seçmeye başlayınca eski, terk edilmiş bir sinemada olduğumuzu anladım. Bu beni öylesine heyecanlandırdı ki karanlıktan korktuğumu o an unutuverdim.
         Neredeyse koşarak filmlerin saklandığı odayı aradık. İçerisi zifiri karanlıktı fakat Rayman’ın fenerinin ışığı film arayışımız için yeterliydi. Harry Potter’ın yeniden uyarlanmış versiyonunun disklerini bulduğumuz zaman küçük bir çığlık attım ve hemen ardından kutuları kucaklayıp kahkahalarla zıplamaya başladım. Rayman’ın şokla kocaman açılmış olan gözleri ve ağzı beni daha büyük bir gülme krizine sürükledi. Yavaş yavaş sakinleşmeye başladığımda çok, çok yakın bir mesafeden beni izleyen gözlerinde farklı bir parıltı vardı. Başını iki yana salladı ve konuştu.

         “Senin ruhun kaç yaşında?”

          Omuzlarımı silkip kutulara daha bir sıkı sarıldım. Rayman almak istediği filmleri bir kutuya doldurdu ve binadan çıktık.


*

           Filmlerin üzerimde bıraktığı etki inanılmazdı. Böyle bir uyarlamanın yapılacağına inanıyordum fakat bir zamanlar sadece teorilerimde yaşayan bu filmleri izleyeceğim zaman oldukça yaşlı olacağımı düşünmüştüm. Ama hayat böyleydi, bazen karşınıza çıkan bir portal sizi görmek istediklerinizi görün diye geleceğe taşıyabilirdi.

         Elimle kirli beyaz duvarlara yaslanarak ağır ağır ilerlerken Rayman’ın anlattığı yol tarifini hatırlamaya çalıştım. İkinci soldan girip koridorun sonundaki kapıdan geçmemi, böylece binanın ortasındaki bahçe boşluğuna çıkacağımı söylemişti. Anlattığı gibi uzun koridorda ilerleyip ikinci soldan dönmüştüm fakat görüşümde bir problem var gibiydi. Sanki duvarlar her iki yönden de içe doğru hareket ediyordu. 2153’ün İstanbul’unda terk edilmiş bir gökdelende bubi tuzağı olması fikri beni güldürdü. Kan şekerimin düştüğüne kanaat getirip yavaşça yürümeye devam ettim. Ama karanlık koridor bitmek bilmiyordu. Başım dönmeye başlamıştı, bu yüzden adımlarımı hızlandırarak yürümeye devam ettim. Duvarların adımlarıma ayak uydurup hızla üzerime doğru gelmeye başladığını görünce panikledim ve koşmaya başladım. Yetişemeyecektim, asla kapıya ulaşamayacaktım, bunu biliyordum. Bir an sonra ayağım sert bir şeye takıldı ve yere düştüm. Üzerime kapanan duvarların yerde sürtünürken çıkardığı sesi duyabiliyordum. Gözlerimi sıkıca kapatıp düştüğüm yerde kıvrıldım. Uzaktan, çok uzaktan birinin bana seslendiğini duyabiliyordum. Bir çift el kollarımı sıkıca kavradı, beni ayağa kaldırdı ve bilmediğim, göremediğim bir yere yürüttü. Göremiyordum fakat bir şekilde onun Rayman olduğunu anlamıştım. Adımlarımı kendisininkine uydurmaya çalışırken bir yandan kulağıma bir şeyler fısıldıyordu.

        “Sssh, Misha. Bir şey yok, bir şey yok… Gördüklerin sadece bir tür zehirli gazın etkisi... Özür dilerim, çok özür dilerim. Birazdan etkisi geçecek, söz veriyorum birazdan bitecek hepsi.”
       
        Eşikten geçip kapıyı arkasından kapattı. Gözlerim sıkıca kapalı, ellerim iki yanımda sıkılı bir şekilde titrerken sırtımı duvara yaslamış öylece bekliyordum. Gözlerimi açıp yeniden o kâbusun içine düşme fikri beni dehşete düşürüyordu fakat göz kapaklarımın yarattığı karanlıkta başka sanrılar vardı. Uzak bir denizin kokusu, tırnaklarımın arasındaki kumlar, ağzımın içindeki o acı tat ve dilimin ucunda atan nabzım...
         Ellerinin yüzüme dokunmasıyla irkildim, ayak seslerini duymamıştım, sıcak rüzgarını duymamıştım, adımı seslenen sesini duymamıştım. Parmaklarını yanaklarımın üzerinde nazikçe kaydırdı, sanki bu hareketiyle kilitlerimi açmış gibi kaslarımdaki düğümler birer birer çözüldü, rahatladım. Yavaşça gözlerimi açtım. Gözlerinin içindeki yıldızları, teninden akan mavi boyanın altındaki belli belirsiz çilleri görebileceğim kadar yakınımdaydı. Dudakları aralıktı, nefesi yanaklarıma dokunuyordu. Alnını alnıma yaslayıp bana küçük bir Eskimo öpücüğü verdi. Parmakları boynumdan aşağı kayarken dudakları yüzümden akan boyayı takip etti. Beni öptü, dudaklarının tadı acının yerini aldı, nabzımı susturdu ve nefes aldığımda artık deniz değil daha sıcak bir şey kokuyordu, tarçın ve adını unuttuğum çiçek. Beni öptü ve ben kayboldum...
        Anıları kelimelere gizlemek gibi garip bir huyum var, harflerden oluşan küçük semboller… O ilk küçük öpücüğü bir çoğu takip etmişti, hepsini tek tek hatırlıyordum, hepsinin kelimeleri vardı. Fakat anılarla ilgili komik bir şey vardır, onları hissedemez sadece hatırlarsınız. Zamanla silinen, tek boyutlu, soluk görüntüler... Oysa anıları gerçek yapan kokular ve hisler değil midir? Onlar olmadan, yalnızca ama yalnızca görüntüyü anımsamak işkence değil midir?
        Uzun sarı kirpiklerinin arasından belli belirsiz bakan zehirli yeşil güneş gözler, yanaklarımın üzerine dökülen saçlar, tenimin üzerinde belli belirsiz gezinen parmak uçları, çocuk kahkahası, avucumun altında hızlanan kalp atışları... Artık elimde kalan yalnızca buydu. O günlerde, bir karıncanın uykusu kadar uzun, bir kuşun nefesi kadar hafif o günlerde, küçük elleri boynumdan aşağı, daha aşağı iniyor sanki beni ait olmadığım bu zamana bağlamayı deniyordu. Onunla sevişmek gelecekten korkmak gibiydi, çünkü her insan en derinde yalnız kendisi için yaşardı ve yalnızca gerçek masalların söylediği gibi her mutlu esintinin ardında çok daha güçlü, çok daha sert esen bir acı vardı.
         Ben kayboldum. Tüm bu insanlar, onların yüksek sesli, yerden bitme dertleri, olmazsa olmazların labirenti, keşkelere açılan tercihler, her 'hayır'da karşıma çıkan şu korku sirki yolumdan saptırdı beni. Eskiden sadece karanlık ve sonsuzluktan korkardım. Şimdiyse korkularımın içinde kayboldum.
         İşte bu yüzden koşuyordum, çünkü mutluluk esip gitmişti ve ben tıpkı geldiğim gibi gitmiştim Orta Kapı'dan. Ve şimdi, aylar, aylar sonra ilk defa bana koşmamı söyleyen o sesi duymuştum. Koşuyordum, ben koşarken içinden geçtiğim zaman etrafımda katılaşıyor, yavaşlıyordu sanki. Islak çimenlerin ayaklarımın altında kayışını, yağmur damlalarının toprağa çarpıp yayılmasını, bulutların ilmeği kaçmış bir örgü gibi yıldırımlardan sökülüşünü hissedebiliyordum. Ve bunun ne demek olduğunu biliyordum, çünkü buraya hiç yağmur yağmazdı. Portal yeniden açılmıştı. Bu yüzden koşuyordum ve güçlükle soluduğum hava dudaklarımın arasından antik bir kum saatinin altın tozu gibi akıp gidiyordu.
         Ayaklarım sıcak kumlar yüzünden yanmaya başlayınca, denizin soğuk kokusu yosun tutmuş eski heykellerin etrafından dolanıp burnuma ulaşınca onu gördüm. Ağzımda acı bir tat vardı, nabzım dilimin ucunda atıyordu, parmak uçlarım ona dokunma isteğiyle uyuşmuştu.
         Ayna'da günlerden gündü, gündüzdü. Her şey hep aynıydı fakat şu an, her andan farklıydı. Artık mavi boyanın kalıntılarıyla gölgelenmeyen çillerini görebileceğim kadar yaklaşınca, tam önünde durdum. Tırnaklarımın arasındaki kumlar tenimi kaşındırıyordu.
        Elimi kaldırıp yüzünün yanındaki havaya dokundum. Birkaç küçük zerre, hafif bir hareket... Ve ellerimin yap-bozu tamamlanacaktı. Ama bir şey durdurdu beni, öyküyü söndürmek istemedim, karanlık gelsin istemedim. O ise küçük ellerini yüzümün iki yanına koydu ve bana baktı. Dudaklarının o kendine has gülümseyişiyle kıvrıldığını gördüm. Rüya gören bir bebeğinkiler gibi odağını arayan yeşil güneş gözlerine bakınca her şeyi yeniden anımsadım.

         İsimsiz, üyelerinin kimlik gizliliği sebebiyle kısa bir süreliğine dağıldıktan sonra Gökdelen Mezarlığı’nda günler ilginç bir şekilde mükemmel bir ritmle geçiyordu, her şeyin sona erişinden birkaç gün önce Rayman’la buna “mükemmel rutin” adını vermiştik. Her gün terk edilmiş sinemadan aldığımız filmlerden birini izliyor, ardından bir süre yalnızca buna odaklanıp izlediğimiz filmleri tartışıyorduk. Sonra o, birkaç denemeden sonra yenilmekten sıkıldığım oyun konsolunda saatlerce sıkılmadan oyun oynarken, ben bir köşeye kıvrılıp gelecekten kitaplar okuyordum. Kitaplığında kendi yazdığım bir öykü kitabını bulmuştum fakat bunu fark eden Rayman kitabı zorla elimden almış ve bunun yerine bana saatlerce hoşlandığı bir çizgi-kitabı anlatmıştı. Onu dinlemeyi seviyordum, muzip gülümsemesini, konuşurken yanaklarıma dokunmasını, çocuk kahkahalarını, olur olmadık şeylere duyduğu heyecanı seviyordum. Sonra bir gün İsimsiz’den bir karar maili aldık. Örgütün bölge liderlerince yapılan gizli bir toplantıda bütün portalların kapatılması kararlaştırılmıştı, karar metninde üçüncü paralelden gelen ve artık bütün paralellere yayılmış olan mutantları engellemenin başka yolunun kalmadığı anlatılmıştı.
          Bunun üzerine Rayman ile alelacele bir uçanbüse atlayıp Eski İstanbul’a, Olağanüstü Kitaplar Müzesi’ne gitmiştik fakat Ortakapı'ya geldiğim portal çoktan kapatılmıştı. Bir daha dünyaya dönememe korkusu kalbimin derinliklerinde kızgın bir ejderha gibi uyanırken vakit kaybetmeden başka bir uçanbüsle diğer portala doğru yola çıkmıştık. Örgütün Yeni İstanbul karargahının ana salonuna girdiğimizde garip, bulanık bir ışık saçan portalın biraz uzağında duran Açin’i görmüştük. Rayman’ın elimi bırakıp onun yanına gittiğini ve hararetli bir şekilde tartışmaya başladıklarını hatırlıyorum. Birkaç dakika sonra yüzü biçimsiz radyasyon lekeleriyle kaplı bir adam yanıma gelip kolumu sıkıca kavramış ve beni portala doğru sürüklemeye başlamıştı. Onlara yaklaştığımızda durumu fark eden Rayman yanımıza gelip beni adamın tutuşundan kurtarmıştı. Mavi yüzlü adam hırıltılı sesiyle gitmek zorunda olduğumu söylemişti ama ben zaten gitmem gerektiğini biliyordum.
        Uzun cümleler kurmadım, güzel şeyler söylemeye çalışmadım, ona sadece “gel” dedim. O zararsız, küçük kelime gülümseyişini söndürdü. Başını iki yana sallarken, saçları gün ışığı gibi dağıldı. Derin bir nefes aldı, yeşil güneş gözleri, gözlerimin okyanusunu yaktı.

        “Gelemem,” dedi. “Sen ve ben, biz değiliz.”

        Sonra beni öptü, kayboldum… Açin’in elleri omzumu sertçe iterken Ortakapı’nın kapısından dışarı, boşluğa düştüm.

        Hayatımı sonsuza kadar değiştiren o ışık anaforundan ikinci kez düştüğümde her şeyi unutacağımı biliyordum. Zaman zalim bir anı hırsızıydı, ne kadar sıkıca sarılsanız da hatrınızda kalsın istediklerinizi sımsıkı kapalı parmaklarınızdan çeker alırdı. Bu yüzden biliyordum, her şeyi unutacaktım. Ama ilk kaybedeceğim şeyin şu an her şeyi hatırlatacak kadar canlı olan bu koku olacağını hiç düşünmemiştim. Bilekleri ne güzel kokardı, saçları, boynu, üzerine birkaç beden bol gelen bütün o eski tişörtler... Aklımın mantıklı bir köşesinde o kokunun özel olmadığını biliyordum, onu özel yapan ona kodladığım kişiydi. Kokuların dokunmaktan bile güçlü bir duyu olduğunu söyler kimileri, haklılar sanırım. Çünkü şu an, her mutlu anımın gölgesinde gördüğüm bu kumsalda aldığım koku bana onu gösteriyordu.
         Ellerini yüzümden çekip ona sıkıca sarıldım, eski tişörtü parmaklarımın arasında buruştu, parmak uçlarımı sıcak tenine bastırdım. Şimdi düşününce bana ilk sarıldığı zamanlarda kollarının nasıl çocuksu bir heyecanla titrediğini hatırlıyordum. Heyecan zamana yenilir miydi gerçekten? Eğer öyleyse benimki hala benim dünyamın zamanını işliyor olmalıydı...
         İnsanları çözmeyi severim, tıpkı bir kitaptaki ipuçlarını takip edip büyük gizemi bulmak gibi. Onların en karanlık isteklerini, gizlerini bulunca kalplerini elimde tutuyormuş gibi hissederim. O bana kalbini hiç vermedi, çünkü benim kendi kalbimi ona verdiğimi bir türlü göremedi. O yüzden şu an, bu yansıma evrende, hiç geçmeyen günlerin ve bitmeyen saatlerin içinde asla tamamlanmayan “biz”de, uzak bir gezegenin çocuk güneşi gibi sadece kendimi yakıyordum.
          Kollarımdan sıyrılıp yüzüme baktı, arkasında dalgalanan portalın bulanık ışığı altında, yüzünde muzip gülümsemesi ve bana uzattığı eliyle o an, tıpkı onu ilk gördüğüm andaki gibiydi. Belki de sadece ona ait olduğunu bildiğimden bana güven veren sesi, rüzgarın ıslığını sildi.

          “Misha, benimle gel. Ortakapı’ya dönelim, Gökdelen Mezarlığı’na, mükemmel rutine dönelim. Geleceği düşünmekten bugünü yaşamayı unutuyorsun. Bir kez olsun düşünmeden sadece yaşasak olmaz mı?”

        Ona kendi dünyama dönemediğimi, bunun sadece bir yansıma evren olduğunu söyleyemezdim. Her günün, her saatin aynı olduğunu ve asla gidemeyeceğimi söyleyemezdim. Bu yüzden burnumun ucunda uyanan sızıyı ve gözlerimi dolduran yıldızları yok saymaya çalışarak gülümsedim ve tıpkı o eski kağıt kokan sinemada yaptığım gibi fısıldadım.

        “Senin ruhun kaç yaşında?”

        Aşk çocuk olmak değil midir sahiden? Aşk değildi gerçi, ama kim çiziyor sınırları sevgi ile aşkın arasındaki? Ona bakınca İkarus’u anlıyordum, benim bütün dünyamı küçük ellerinde tutan adam…


8 Ekim 2013 - 19 Şubat 2014
Ezgi V.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder