27 Ekim 2013 Pazar

Altın Kar (Öykü)


İlk Masal:


Kumral kumsaldayım. Bütün hikâyelerin başladığı, güneşin doğduğu yer. Mercankent’in kalbi. Çıplak ayaklarıma Ölümbozan’ın dalgaları vuruyor. Ölümbozan denizi… Rivayete göre bir kıyısı cennete, diğeri cehenneme uzanırmış ve eğer yeterince iyi biriyseniz suyunun tek bir damlası ölüm dâhil bütün belayı beşere şifaymış. Ama eğer, ruhunuz kötülüğe dokunmuşsa, işte o zaman iyiye dair ne varsa alırmış sizden. Ama farklı bir hikâye var, sonunu kaybetmiş bir hikâye, sadece birkaç ruhun bildiği eşsiz ve eski bir efsane. Bu hikâye dünü olmayan bir adamı, bugünü olmayan bir kadını, sadece kendisinin anlayabildiği şarkıları söyleyen kayıp bir ruhu anlatıyor. Buradayım, kumral kumsalda. Bilgelerin kutsal ateş başında geleceği gördüğü, Prometheus’un güneşi yakmak üzere göğe yürüdüğü yerde, en eski şamanların cenneti Ojmah’da. Buradayım çünkü size bir öykü anlatacağım. Bu öykü uzak bir memleketin rüzgârı, Ölümbozan’ın başka bir kıyısında doğan, kahkahası cam çiçeği, gözleri mercan bilmecesi bir adamı anlatıyor. Bu benim hikâyem.


Bir zaman öncesinde adı rüzgâra kapılıp uçan genç bir adam kumral kumsala yürüdü ve Ölümbozan’ı izledi, saatlerce. Kimse ne istediğini, niye düşündüğünü, Ölümbozan’ın düş suyunda hangi büyüyü gördüğünü bilmiyordu. O günün gecesinde, kahkahası çocuk rüyası olan bu masalcı Ölümbozan’ın kumarını oynadı ve dudaklarından içeri akan tek bir yudum su dününü sildi. Geçmişi kaybetmek bir ceza mı yoksa lütuf mudur, kimse bilemez bunu. İşte o hikâyeyi farklı kılan da buydu. Ölümbozan’ın kumarında ilk defa kazanan veya kaybeden yoktu. O günden sonra dününü kaybeden bu adam Kumral kumsalda yaşamaya başladı. Soruları şiir, cevapları bilmeceydi. Masalcı, anlattığı masallardan birine düşmüştü.

Efsanenin öbür yüzünde sadece beyaz giyen, sesini eski bir düşte unutmuş bir kızdan bahsedilir. Kimilerine göre aklını ardında bırakmış bir deli o, kimilerine göre harikalar diyarının prensesi Alice. Başka hikâyelerde ise lanetlenerek insana dönüşmüş bir kuş olduğu söylenir, bir albatros. Albatros her sabah uçurumun kıyısındaki kulübesinden çıkar, çıplak ayaklarıyla eski kayaların bronz kumlara dönüştüğü Kumral kumsala kadar yürürmüş. Her söyleneni dinler fakat tek bir söz söylemezmiş. Onun şarkılarını ondan başka kimse duyamazmış.


İkinci Geçmiş


Gözlerinizi kapadığınız zaman güneş kırmızıdır, soluk bir sonbahar kırmızısı... Siz istemeseniz bile gösterir kendini. Büyük sıcak elleriyle yüzünüze dokunur, kirpiklerinizin arasından içeri sızar, şımarık bir kedi yavrusu gibi sırnaşır size. Teninizi okşadığı yerlerde bıraktığı sıcaklığın etkisiyle ürperir, onun sizi sevdiğini bilirsiniz. Onun orada, yukarıda, altın saçlarının arasından size daima gülümseyecek bir güzellik tanrısı olduğunu, bilirsiniz. Göğün yüzü mavi kaldıkça, daima…

Benim için öyle değildi, güneş beni hiçbir zaman sevmedi. En azından ben kendimi bildim bileli. Ona olan aşkım öylesine saf, öylesine ani oldu ki, bende kalıcı bir iz bıraktı. O ilk andan sonra ne zaman gülsem göz bebeklerimin çevresinde altın rengi birer halka oluşmaya başladı. Zaman geçtiyse de ona olan sevgim hiç değişmedi, çünkü zaman budur. Zaman bize hiçbir şey vermez, sadece bizi her an… Neyse, bu eski bir hikâye. Kısacası, insanlar zamanın bir çeşit kahraman olduğuna inanıyorlar. Onlara göre zaman, ilerledikçe, hayatın omzumuza yüklediği yükleri bizden alıyor, yaralarımızı sarıyor, anılarımızı unutturuyor. Ama bu böyle değil, zaman insanların kendilerini kandırmak adına buldukları bir yol sadece. Hayatın karşımıza çıkardığı zorlukları aştığımız yok, yaralarımız iyileşse de kimi anlar yeniden kanamaya başlıyor ve sadece zayıf insanlar geçmişlerini unutmayı seçerler. Ben güneşi seviyorum. Güneş benim geçmişim, çocukluğum. Güneş beni ben yapan şey… Zaman dediğiniz insan yapımı tanrının ona olan hislerimi unutturmasına izin vermeyeceğim.

Bu konuya nereden geldim bilmiyorum, asıl anlatmak istediğim bu değildi. Size geleceğimizin bütün şartlar altında ve bütün doğru-yanlışlarıyla nasıl sadece kendi elimizden çıktığını anlatacağım, kararları uygulamanın kararı vermekle eşit zorlukta olmadığını, hayatın ve zamanın bizden sakladıklarını ve attığınız her adımın nasıl olup da sonunda geleceğinizi oluşturan küçük tuğlalara dönüştüğünü. Yani bildiğiniz şeyleri, yaşadığınız şeyleri, gördüğünüz şeyleri. Ya da yeterince fantastik değilseniz göremediklerinizi.

Ben, Albatros. Beyaz giyen kadın, Kum Kız’ın Alice’i, sesini eski bir düşte unutmuş ve sonra bir gün batımında yeniden bulmuş, kelimeleriyle kendine dünya çizen hikâyeci, burada Ojmah’dayım. Ojmah şamanların cenneti, benim Albatros’u yaşadığım ‘dünya’. Bin hayat yaşayıp, bin kere öldüğüm onca zaman içinde, nefes aldığım en güzel ‘dünya’. Buradayım, her şeyin başladığı, ölümkuşu uçurumunda. Buradayım, çünkü size bir hikâye anlatacağım. Ojmah’daki esas doğuşumu anlatan hikâyeyi.

Karar almak zordur, fakat aldığımız kararları uygulamak daha zordur. Bundan yaklaşık iki yıl önce Kumral kumsalda rüzgârı azat ettim. İnsanlar albatrosların rüzgârı kanatlarının altına alıp, nasıl da kanat çırpmadan süzülebildiklerine hayran olurlar oysa bu durum bir kuş için köleliktir, Albatroslar rüzgârın kölesidirler. Ben değilim. Kararları uygulamaktan bahsetmiştim, işte ben her ne kadar rüzgârı azat etmiş olsam bile her gün doğumunda üzerimde beyaz elbisem, çıplak ayaklarımla Kumral kumsala yürümekten vazgeçemiyordum. Burası bana iyi geliyordu. Ölümbozan’a bakınca hayatın kendisinin bile başlı başına bir kumar olduğunu görüyordum, oynamak zorunda olduğumuz bir kumar. O gün de tıpkı böyle bir gündü…






Altın Kar:


Derin bir nefes alıp okyanusun temiz kokusunu içime çektim. Yukarıda birbirlerine seslenen albatrosları duyabiliyordum. Rüzgârın üzerinde hareketsizce asılı duruyorlardı. Gölgeleri yuvarlanan dalgaların üzerinden akıp mercan kayalıklarının labirentine kadar uzanıyor olmalıydı, eski masallar öyle anlatırdı. Bu büyülü suyun altında gölgelere yer var mıydı? Bilmiyorum, bildiğim şu ki suyun üzerinde gölgeler vardı. Sonunu hiçbir fani gözün göremediği o hilal sınırın ötesine uzanan gölgeler, adımı verenin izlediği gölgeler… Son gördüğümde gözleri bile değişmişti, oysa bin yıl yaşasa da insanda değişmeyen tek şey gözleridir. İmkânsızı imkânlı kılmak bir seçimdir, değişmek değil. İnsan değişir, çünkü hayat sürekli büyüyen bir yap-boz gibidir ve ona uyum sağlamamız, o genişledikçe üstümüze düşen kısmı birleştirmemiz gerekir. İnsan değişir fakat önemli olan kalbimizdeki özü koruyabilmektir. O özü sabit tutabilirsek, ne olursa olsun derinlerimizde hep aynı insan kalır.

Ne var ki o öz artık göremeyeceğim kadar derinlerdeydi ve zaten sanırım görmek de istemiyordum. Çünkü gördüğüm şeyler beni tatmin etmiyordu. Sanki gözlerimin hasretle beklediği bir şey vardı, bu kumral kumları okşayan beyaz dalgaların köpüğünde yaşayan eski zamanın ağlamaklı yankısına gizlenmiş, eskiden, önceden gelen, yeşil ve denizaltı bir şey.

Altımda topladığım ayaklarımı uzatıp, uzun yıllar boyu bana arkadaşlık etmiş olan kumlara uzandım. Bulutsuz gökyüzü Ölümbozan’dan bile uçsuz ve ürpertici görünüyordu. Tüm o uçsuz maviliğin içinde sadece güneş ve tek bir gün yıldızı parlıyordu. O küçük, erguvan rengi yıldıza bakınca aklıma eski bir şiir geldi. Neredeyse aynı anda karnımın üzerinde belli belirsiz bir ağırlık hissettim. Gün gelmişti. Adını geçen kış, ilk tanıştığımız akşam seçmiştim. Tüyleri karlardan daha beyaz, gözleri Ojmah’daki en parlak maviydi. Ama daha ilk dakikalarda gözlerimi yanıltan çelişkiyi fark etmiştim. Gün, gök kadar beyazdı fakat onda esmer bir şarkı vardı, duyabiliyordum. Ve Ojmah’ın en beyaz ruhu da yine oydu. Onu her gördüğümde bunu düşünüyordum, zihnimde ne olduğunu bilmediğim sorular vardı. Beyaz nasıl aynı zamanda siyah olabilirdi? Esmer şarkı ve ak ruh nasıl aynı bedende barınabilirdi? Ama hayat böyle bir şeydi, kimi zaman kendinizle bile fikir ayrılığı yaşabilirdiniz.

Gün, kafasını kaldırıp gün yıldızına baktı ve yeniden bana döndü. Gülümsedim.

“Aklıma bir şiir geldi ama nereden duyduğumu hatırlamıyorum, belki sen biliyorsundur Gün. Sen her şeyi bilirsin.”

Sesimde bile sorular vardı, sanki bu şiiri çözmek bütün soruları cevaplayacaktı. Gözlerimi kapatıp yeniden kumlara uzandım ve çok sık kullanmadığım için bana bile yabancı bir sesle şiiri Ölümbozan’a, Kumral kumsala, Albatroslara ve Gün’e okudum.

Parlak yıldız,
Ben düşerken avuçlarımdaki karanlığa
Ve kaybolurken geleceğim, kanımın ılık kokusunda,
Kaçıp saklanmalısın samanyoluna inat yalnızlığına.
Parlak yıldız,
Veda etmelisin bana,
Geri dönüş sözünü verdiğim yalanlarım arasında...



Gün cevap vermedi. Bazı dostların konuşmaya ihtiyacı yoktur, sessizlikleri çok şey anlatır. Onları anlayabilmek için sessizliği dinlemeyi bilmek gerekir. Böyle dostların etrafında çok ruh gezinir fakat pek azı gerçek bir dinleyendir ve pek azının şarkısı dinlemeye değerdir. Sessizlik ile konuşanlar yalnız olduklarına inanırlar lakin bu doğru değildir. Onlar için mutlaka birileri vardır. Gün de böyle bir dosttu. Sessizliğinde dünyayı gizleyen, hikâyesi sevgiye tapan bir dişi kurttu o. Gözlerinin buzul mavisi, kış güneşi tüylerine yansıyan, esmer şarkısı geceyi boyayan bir ruh…

Fakat bu defa aradığım cevaplar onda yoktu. Orada, gözlerim kapalı, güneşin gölgesinde bir süre yattım ve aslında ne kadar yalnız olduğumu düşündüm. Kendinizi koşulsuzca tek bir kişiye bağladığınız zaman, ellerinizden kayıp giden dostlarınızı görmezsiniz ve geceler, günler boyu izlediğiniz o ışık, sizi bir bahar meltemi için terk ettiğinde kendinizi yapayalnız bir karanlığın içinde buluverirsiniz. Oysa insan ruhunu bağlayacağı o tek kişiyi bulmaya mecburdur ve her aşkın gölgesinde o kişiyi arar durur. Evren üzerinde o karanlık sonu getirmeyecek tek bir ruh vardır ve doğruyu hiç düşmeden bulmak imkânsızdır.

Peki, doğru neydi, neredeydi? Bilmediğin bir şeyi aramak mümkün müydü ya da aramadığın bir şeyi bulabilir miydin? Farz edelim, tüm bunlar mümkün. Peki ya doğruyu bulduğunda onun “doğru” olduğunu nasıl anlardın? Orada bir yerlerde, başka bir hikâyenin girişinde oyalanan, benim hikâyeme mükemmel uyacak bir karakter var mıydı?

Derin bir nefes alıp gözlerimi kapadım ve düşüncelerimden kurtulmak için dalgaların sesine odaklanmaya çalıştım.


**


Nihayet buradaydım, Ölümkuşu uçurumunda. Rüzgârı bulduğum ve azat ettiğim yer, evim. Ölümbozan ayaklarımın altında hafif meşrep bir kadın edasıyla baştan çıkarıcı bir dans ediyor, kim bilir kaç güz yağmuru ile yıkanmış bu dik uçurumun sert kayalıklarına uzak kıyılardaki yabancılardan duyduğu öyküleri fısıldıyordu. Başımı kaldırıp göğe baktım, rüzgâr bana uzanıp tüylerimi okşadı. Kıyıya doğru bir adım daha atıp burnumu denizin temiz kokusu ile doldurdum ve kanatlarımı son bir kez gerip kendimi boşluğa bıraktım.


**


Boğazımın içinde ölen çığlığın baskısıyla uyandığımda uçurumun kıyısında uçmaya hazır halde kollarımı açmış, atlamak üzere duruyordum. Nerede olduğumun farkına varır varmaz kıyıdan uzaklaşmaya çalışsam da bedenim beynimin emirlerini yerine getirmeyi reddetti. Ve bir an sonra rüzgâr bütün gücüyle bana çarptı. Düşmemeyi düşündükçe dengemi daha çok yitiriyordum. Almayı başardığım her nefes dudaklarımın arasından ciğerlerime yuvarlanan bir çığ gibiydi.

En kötüsü rüzgârdı, elbisemin üzerinden akıp vücudumun her bir noktasına ürpertici bir serinlikle sarılıyor, görünmez elleriyle beni davetkâr ve tanıdık kollarına çağırıyordu. Korku ve soğuğun etkisi ile nefesim o kadar hızlanmıştı ki sanki ruhum ağzımdan fırlayıp göğe karışmak istiyordu. Artık sadece nefesimin sesi vardı, bir de rüzgârın kulaklarımın yanı başında hayat bulan uğultusu…

Buraya onun için mi gelmiştim? Geride bıraktığım hikâye hala benim için bekliyor muydu? Ben uçmak istiyordum, yeniden, sonsuza kadar. Kendimi rüzgârın tanıdık kollarına bırakıp hiç yorulmadan, saatlerce uçmak… Ben albatros olmak istiyordum, hep albatrostum. Bildiğim tek şey buydu, kurallarını bildiğin bir oyunu oynamak yeni bir hayata başlamaktan daha kolay değil midir? Peki, ama bir kez gittikten sonra geri dönebilir miydin, zaten kazanmış olduğun bir savaşı kaybedebilir miydin?

Ne zaman başladığını fark etmediğim yağmur yüzümü ıslatan yaşları benden kopardı. Rüzgâr saçlarımı okşuyor sonra serin, güçlü kollarını sıkıca belime doluyordu. Rüzgâr beni geri istiyordu. Ellerimi gevşetip ona uzandım. Ona geri dönmeye hazırdım, onu sevmeye, yeniden uçmaya hazırdım.

Toprağa düşen damlaları duyabiliyordum, saçlarımın arasından süzülen esintiyi, dudaklarıma sürünerek havaya karışan nefesimi, uzaklarda, çok uzaklarda rüzgârın kollarında birbirlerine seslenen albatrosları, toprağa düşen alev çiçeklerinin kokusunun yağmura karışmasını…

Bir an sonra albatrosların sesi rüyanın içinde eriyen gerçeklik misali zamandan koptu. Rüzgâr beni kollarına aldı, toprak ayaklarımın altından usulca çekiliyordu. Sonunda yeniden uçabilecektim fakat tam o anda bir el kolumu sıkıca kavrayıp beni geriye, toprağa çekti.

Elimi göğüs kafesimin içinde çırpınan kalbimin üzerine bastırdım ve kolumu hâlâ sıkıca tutan elin sahibine baktım. Yağmur ve rüzgâr dinmişti. Bir an önce geceden bile soğuk olan nefesim şimdi dudaklarımı yakıyordu. Ona baktım. Sadece ilk karın düştüğü sabah Kış Uykusu’nun göğüne doğan Kar Yıldızı kadar beyazdı. Gözleri… Gözlerinde açığa çıkmayı bekleyen bir şeyler vardı. Sanki ruhunun derinliklerinde yaşayan bir şey çabalıyor ve nerede olduğunu bilmediği bir ışığa doğru tırmanmaya çalışıyordu.

Yabancı. O gözlerimin henüz ilk kez gördüğü bir yabancıydı. Ama hani olur ya, her şeyin ve hiçbir şeyin ortasında, dünyanın en önemsiz anının içinde rastlantıyla göz göze geldiğiniz o yabancı sanki gün gelip hayatınızdaki en önemli kişi olacakmış gibi hissedersiniz. Ya da kimi an, zamanın en sıradan tesadüflerinden birinde karşı karşıya kaldığınız bir yüzde kendinizi görürsünüz ve aynı zamanda karşınızdakinin de aynı şeyleri hissettiğini bilirsiniz. İşte şimdi tam da böyle bir anın içindeydim.

Rüzgârın ardında bıraktığı boşluğu dolduran birkaç dakikalık derin sessizliğin ardından yabancı konuştu. Sesinde tanıdık bir şarkının hüznü, ortak bir duygunun hissedilmeyi bekleyen heyecanı vardı sanki. Daha önce hiç duymadığım bu sesi özlediğimi hissettim.







“Yeşile gitmek istiyordum ama… Ama bilmiyorum. Bir şey bana engel oldu, içimde bir ses bana maviyi hatırlatıp duruyordu, maviyi görmeliydim.”

Farkında olmadan güldüm ve kendi dudaklarımdan çıkan sese şaşırdım. Kendi gülüşüme yabancılaşacak kadar uzun süredir ‘yaşamıyordum’. Gülüşüme tepki olarak yüzünde beliren şaşkın gülümsemeyi bir süre izledikten sonra konuştum.

“Bugün güzdönümü. Bilgeler ilk Altın Kar’ın gün dönmeden düşeceğini söylediler. Eğer acele etmezsen yakında görecek yeşil kalmayacak.” dedim.

Sonra anlık bir ilhamla yabancının elini tutup koşmaya başladım. Orman uçurumun biraz gerisindeki evimin hemen arkasında başlıyordu. Elini bırakmadım, ağaçların arasında ona yolu gösterdim, onu yeşile götürdüm. En yaşlı ağacın, dua ağacının yeşiline... İncitmeye çekinircesine, yavaşça ağaca yaklaştı ve boşta kalan elini ağacın yaşlı kutsal kabuğunun üzerine koydu. Birlikte bir süre yukarı, ulu ağacın büyülü bir bulmaca gibi birbirine giren kutsal dallarına baktık. Yağmurun ve ateş çiçeklerinin kokusu o kadar yoğundu ki topraktan yükselen sıcaklığı neredeyse görebilirdiniz.

Gözlerimi kapadım, kokuyu ve avucumun içindeki parmakların sıcak dokunuşunu hissettim. Ansızın, pencerede yuvarlanan bir yağmur damlası gibi, gündüz hatırladığım şiirin devamı zihnime düştü.

Burada sadece biz varız.
Penceresine elma kokulu rüzgârlar vuran,
Sisli dağın ardındaki odamız.

Güneş gözlerimizde,
Burnumuzda kır çiçeklerinin ağıdı...

Yanağımın üzerinde beliren hafif, serin bir dokunuşla gözlerimi açtım. Ulu ağaçtan düşen altın rengi bir yaprak, ilk Altın Kar. Onu almak için elimi uzattım fakat yabancı benden önce davranmıştı. Parmak uçlarının yanağıma değdiği o an şiirin kalanı ve yeni doğuşumda unuttuğum diğer her şey sağanağın beslediği deli bir sel gibi hatırıma döküldü.

Hadi bana veda et,
Tenini sür parmaklarıma.
Çünkü dokunuşlar akılda kalır,
Tıpkı ölüm gibi...
Zamanını bekler,
Fakat elbet bir gün hatırındaki yerini alır.

Gözlerimi kapadığımda o anı sanki şimdiymiş gibi hissedebiliyordum. Bir sonraki hayatımızda görüşmek üzere, onun dünya hayatının sona ereceği zaman yazdığım şiirdi bu. Bir gün gelip bu dizelerin gerçek olacağını, dokunuşların her zaman akılda kaldığını biliyordum. Çünkü tam bu an, onun Ojmah’da bambaşka bir renkle parlayan gözlerine baktığımda birlikte yaşadığımız onlarca hayatı görebiliyordum.

Elimi uzatıp yüzüne dokundum.

“Seni bekledim.”dedim, sesimde onlarca hayatın özlemi esiyordu.

O anda, o küçücük farkındalık anında gördüğüm, belki de görmeye ihtiyaç duyduğum, tek şey gözleriydi. Gözlerindeki hayatı okuyabiliyordum. Okyanus dibi kentleri, denizkızı şarkıları, insanı ölümsüz kılan efsunlu taşlar… Yani insanın inanmayı reddettiği ne kadar düş varsa hepsi orada yaşıyordu. İnanmak istiyordunuz, daha önce inanmış gibi, tekrar ve tekrar inanacakmış gibi, onca hayat yaşayıp her defasında aynı düşü görmüş gibi… Rüzgâr yoktu onun gözlerinde ya da deniz, güneş ve kum. Onun gözleri ormanın kalbiydi, aradığı yeşil kendisiydi.

Onun gözlerinde karanlık vardı, şafak öncesi siyahı, o en koyu gölge… Yer altı ülkeleri, ulu kurtların şarkısı, kara büyü ormanları… İnsanın korktuğu ne varsa hepsi orada, gözlerinde yaşıyordu. Ve burada, güz dönümünün son yeşilinde onun gözlerinde geçmişi ve gerçeği görmüştüm.

Doğru kişi bütün olumsuzlukların kapı dışarı edildiği bir safi neşe ülkesi değildir. Orada cennet ve cehennem bir araya gelir. Orada, seni en çok güldüren de en çok ağlatan da aynı yüze sahiptir. Gözyaşı ve kahkaha, öfke ve aşk, acı ve merhamet koyun koyuna uyur. Kimi zaman tek bir gülümseme bütün öfkeni silmeye, tek bir söz ise gülümsemeni öldürmeye kâfidir. İşte orada, onun gözlerinde gördüğüm buydu. O andan sonra, önceki her şey silinmişti. O an öncesinde neye inandığımız, neyi sevdiğimiz, neye üzülüp neye güldüğümüz, hepsi masaldı. Çünkü o anda, onca hayattan bu güne uzanan kendimizi görmüştük ve o an mutlu bir şaşkınlıkla aralanan dudaklarından sadece iki kelime döküldü.



“Seni buldum.”



26 Mart 2013

İstanbul

Ezgi Varol





Her sabah açılan gözlerimin önüne geliyorsun capcanlı
Çağırarak ve kışkırtarak beni kaldırıyorsun
Ve duvarımdaki pencereden
İçeri akıyor güneş ışığının kanatlarında
Sabahın bir milyon parlak elçisi

Ve kimse ninniler söylemiyor bana
Ve kimse yumdurmuyor gözlerimi
Ve ben de açıyorum pencerelerimi
Ve sesleniyorum sana doğru gökyüzü boyunca.[1]


[1] Pink Floyd - Echoes









24 Ekim 2013 Perşembe


Bugünkü son dersimin 8e kadar uzayacağını öğrendiğimde hali hazırda önümde bulunan peçeteye çizdiğim c3po, o anki duygularımı ifade edebilecek en iyi droid idi.

21 Ekim 2013 Pazartesi

Parlak Yıldız (Şiir)


Parlak yıldız,
Ben düşerken avuçlarımdaki karanlığa
Ve kaybolurken geleceğim kanımın ılık kokusunda,
Kaçıp saklanmalısın samanyoluna ait yalnızlığına.
Parlak yıldız,
Veda etmelisin bana
Geri dönüş sözünü verdiğim yalanlarım arasında. 

Burada sadece biz varız.
Penceresine elma kokulu rüzgarlar vuran
Sisli dağın ardındaki odamız.
Başımı yasladığım göğsünün altında,
Ölüme yenik düşlerle örülü yatağımız.
Güneş gözlerimizde,
Burnumuzda kır çiçeklerinin ağıdı...

Hadi bana veda et,
Tenini sür parmaklarıma.
Çünkü dokunuşlar akılda kalır,
Tıpkı ölüm gibi.
Zamanını bekler,
Fakat elbet bir gün hatırındaki yerini alır.

İşte kayıp gidiyorum bir kuyruklu yıldız gibi...
Ardımda bıraktığım o yangın,
Nefessiz ve eksik o kadın...

John Keats ve sevgilisi Fanny için.
29 Haziran 2010
Ezgi Varol

18 Ekim 2013 Cuma

I've got the Tardis


Zamanınız eskimiş küçük hanım. İzin verin, yenileyelim.

Uyanmayı Unuttuğum Rüyalar Serisi 




1. Zamanınız eskimiş küçük hanım. İzin verin, yenileyelim.

Öyle şiddetli bağırıyordum ki boğazım yanıyordu. Korku dışında hissettiğim tek şey buydu, nefes borumdan ağzıma doğru tırmanan alevler. Ama beni duymadılar. Oysa rüzgarın kulaklarımı kuşatan vızıltılarla taşıdığı, adeta göğün rengini bastıran koyu renk lekelerin hayra alamet olmadığına emindim.

O çocuklar ölecekti, bir oyunun en neşeli kısmında. Tablo kadar güzel bir son sahnede, sonsuza uzanıyormuş gibi süren, süren ve süren yaz yeşili çimenlerin üzerinde. Gülerek.

Ben ölmeyecektim, garip bir histi ama biliyordum. Zamanım gelmemişti. Yağmurlu bir gecede ölecektim, meşalelerin aydınlattığı loş bir gecede. Öte yandaki asi çimenliğe karşı yüzyıllardır direnen şu dişleri dökülmüş kale gibi bir yerde mesela.

Kafamdaki düşünceler eriyen karların delirttiği bir nehir gibi akarken gerçek hayatta zaman yavaşlamış gibiydi. Bir şekilde, hiçliğin ortasında yaşlı, kambur bir kadın gibi dikilen derme çatma kulübeye ulaşmayı ve kapıyı arkamdan sürgülemeyi başarmıştım. Neredeyse aynı anda kulübeye sığınmış olan zayıf, esmer kızı gördüm. Elleriyle ağzını kapatmış hıçkırıklarını bastırmaya çalışıyordu.

Hiçbir şey demeden vızıltıların arttığı yöne, kulübenin doğu köşesine ilerledik. Yılların ahşaba açtığı küçük deliklerden her şey apaçık görünüyordu. Vızıltı bulutu çocukları yutuyordu ve çocuklar gülüyordu. Boğazımdan yükselen ateşin lav olup gözlerimden aktığını hissettim. Ellerim hırsla yaşları silerken çok geçmeden yerlerini yenileri alıyordu. Çocuklar çekirgeleri andıran yaratıkların oluşturduğu bulutun içinde kaybolup, vızıltı tabloyu tamamen terk ettiği anda kulübenin sürgülü kapısı tek bir darbede parçalandı.

Çığlığımı susturmak için ellerimi ağzıma bastırdım. Kapının eskiden örttüğü delikten içeri yaşlı bir kadın geçti. Gri, kıvırcık saçları ayaklarına kadar uzanıyordu ve kirliydi. Yüzü ve buruşuk elleri ölüm benekleriyle kaplıydı. Akı sararmış, kataraktlı gözlerini üzerimizde gezdirdi. Bir süre sonra bakışları benim üzerimde yoğunlaştı  ve kendimi çıplak  gibi hissetmeme sebep oldu. Kollarımı göğsümün üzerinde birleştirip cadının gözlerinden sakınmaya çalıştım. Bu hareketim onun dişsiz ağzını açarak gülmesine sebep oldu.

"Ay çiçeği." dedi bana. "Gün kızı, kalk, gidiyoruz."

Kemikli elleri kolumun üzerine kapandı ve beni peşi sıra sürüklemeye başladı. Tutuşu o kadar kuvvetliydi ki direnmenin anlamsız olduğunu hemen kabullendim.  Sığınaktan çıkarken son bir kez esmer kıza baktım, bakışlarında korku ve pişmanlık büyüyordu. Ona baktığımı gören cadı durakladı ve kesin bir sesle konuştu.

"Gecenin ömrü kısadır. Gün ise evrenin en muhteşem güzelliklerini yaratmaya muktedirdir. "

Yürüdük, yürüdük ve yürüdük. Yaşlı kalenin narin duvarları arasında… Sonunda, eski ama sağlam bir kapının önüne geldiğimizde kadın durdu. Kapının üzerindeki ejderha oymasının yakut gözlerini öptü ve anlayamadığım sözler mırıldandı. Kapı gözlerimin önünde mucizevi bir şekilde parladı, cilalandı ve gençleşti. Muhtemelen ilk yapıldığında nasılsa şimdi de öyle görünüyordu. Kadın kapının parlak gümüş tokmağını çevirdi ve beni peşinden çekerek içeriye girdi.

Her nasılsa akşam olmuştu. Koyu gri taş duvarların üzerine asılmış kırmızı ve altın rengi desenli halılar meşale ışığıyla parlıyordu. Tavandan sarkan yakut işlemeli avizelerin üzerindeki bal rengi mumlar geniş salonu sarı bir ışıkla aydınlatıyordu. Yaşlı kadın mum ışığında eskisi kadar yaşlı ve çirkin görünmüyordu. Saçları parlak ve temizdi, ölüm benekleri yok olmuştu ve gözleri artık canlı, parlak bir sarıydı. Salonu dolduran soylu giyimli insanların şaşkın bakışlarına aldırmadan beni küçük bir kapıdan içeri soktu.

İçeride ondan daha genç, sarışın bir kadın bizi bekliyordu. Beni görür görmez belli belirsiz bir fısıltıyla "Bu o mu?" dedi. Yaşlı kadın güçlü bir sesle. "Ejderhayı buldum." diye cevapladı. Sarışın kadın ısrarla mırıldandı. "Emin misin, o olduğuna emin misin?" Yaşlı kadın kesin bir sesle cevabını yineledi. "Ejderhayı buldum." Sarışın kadın bana şüpheli bir bakış atıp girdiğimiz kapıdan çıktı.

Cadı, efsanevi oymalarla süslü bir dolaptan ateş kırmızısı bir elbise çıkardı ve üzerimdeki kıyafetleri çekiştirmeye başladı. İtiraz etmeye çalıştım ama nedense bu kırılgan görünümlü kadını engelleyemiyordum. Utançla üzerimi kapamayı denedim fakat kadın iç çamaşırlarıma uzaydan düşmüş bir yıldıza bakar gibi bakıyordu. Yeniden gülümsediğinde dişlerinin bembeyaz parladığını gördüm. Şaşkınlığımdan kurtulunca:

"Beni rahat bırak. Ne yapmaya çalışıyorsun?" diye itiraz ettim ve kıyafetlerime uzandım. Elleri kollarımın etrafında kapandı ve tırnakları etime battı.

"Zamanınız eskimiş küçük hanım, izin verin yenileyelim." dedi.

Çıplaklığımdan bir an önce kurtulmak istediğim için kırmızı elbiseyi bana giydirmesine itiraz etmedim. Daha sonra beni altın yaldızlı bir aynanın önündeki kadife döşemeli tabureye oturttu ve ince parmaklarıyla dağınık kızıl saçlarımı düzeltti. Odadaki bütün mumları yakıp beni yalnız bıraktı. Kapıyı arkasından kilitlememişti fakat buradan çıksam nereye gidecektim? İçimden bir ses bir daha asla evime göremeyeceğimi söylüyordu. O eski kapı gözümün önünde değişmişti ve herkes kraliyet müzesini soymuş gibi giyiniyordu.

Aynada kendime baktım ve şaşırtıcı bir şekilde bu kıyafetlerle eskisinden daha güzel göründüğünü fark ettim. Elbisenin kırmızısı gözlerimi lacivert gibi gösteriyordu. Çillerim mum ışığında daha belirgindi ve kadının saçlarıma damlattığı sıvı akasya ağacının beyaz çiçekleri gibi kokuyordu. Aynadaki aksimin sağ gözünden bir damla yaş aktı ve tam o anda arkamdaki kapı gıcırdayarak açıldı.

Karşımda bugüne kadar gördüğüm en güzel adam duruyordu. Başında saçlarının tepesine kıvrılmış uyuyan bir ejderhaya benzeyen ince bir taç vardı. Dalgalı, kuzguni siyah saçları, lacivert gözleri ve neredeyse kırmızı dudakları soluk beyaz teniyle göz alıcı bir tezat oluşturuyordu. Yüzünün her hattı dünyanın en yetenekli heykeltraşı tarafından özenle şekillendirilmiş gibi düz ve biçimliydi. Üzerinde gümüş ipliklerle işlenmiş gece mavisi, kadife bir ceket içerisinde ince, ipek bir gömlek ve bacakları ile kalçasını sıkıca saran siyah deri bir pantolon vardı.

Aramızdaki birkaç adımı yavaşça kapattı, çıplak, zarif ayakları uzun tüylü halının üzerinde hiç ses çıkarmadan kaydı. Baş parmağıyla hala dudağımın üzerinde duran göz yaşını sildi ve bana baktı. Bana sadece baktı. Küçük, muzip bir gülümsemeyle kıvrılan dudakları bana adeta "Zamanınız eskimiş, küçük hanım. İzin verin, yenileyelim." diyordu.

7 Ağustos 2013
Ezgi Varol
l