Hikaye henüz proje aşamasında olan romanım Ojmah'dan bir kısım olduğu için birkaç açıklama yapmam uygun olur diye düşünüyorum. Temel olarak bu kısımda Ölümbozan Denizi'ne düşüp oradan dünyaya geçen ve bir şekilde yeniden Ojmah'ya dönen Nis'in yeniden doğuş öyküsünü okuyoruz. Olaylar Ojmah'nın ana kıtasında Ejderha Uykusu isimli şehirde geçiyor. Kış Uykusu ve Camkent yine şehir isimleri. Pungerahu Ojmah'daki tek aktif yanardağ. Mehara bir din. Rakşasa şeytanın Ojmah'da kabul edilen genel adı. hikaye iki ayrı anlatıcının gözünden anlatılıyor bunlar Nis ve Nimesin. Her şey kafamda anlamlı olduğu için sorun oluşturabilecek herhangi bir terim daha var mı bilemiyorum, bütün bu söylediklerim okudukça anlamlanacak. Bununla bağlantılı önceki Ojmah hikayelerimi okumayanlar için Ölümbozan Denizi'nin durumunu şöyle bir alıntıyla açıklayayım:
Ölümbozan Denizi… Rivayete göre bir kıyısı cennete, diğeri cehenneme uzanırmış ve eğer yeterince iyi biriyseniz suyunun tek bir damlası ölüm dâhil bütün belayı beşere şifaymış. Ama eğer, ruhunuz kötülüğe dokunmuşsa, işte o zaman iyiye dair ne varsa alırmış sizden.

Ateş rüzgârları önünde Kunâla
yedi milyar sene var
koşuyor
kaçıyoruz
Canımın elleri var sana uzanmış
tutuyor
bırakıyorum
Yedi milyar sene
yedi gün
ılık denizler içinde Kunâla
yedi milyon sene var
dalıyor
çıkıyoruz
gidiyor
geliyorum
Yedi milyon sene
yedi saat
orman yeşilliğinde Kunâla
büyücü inliyor
uyuyor
uyanıyorum
Yedi bin rüya
Yedi gök
Ateşler sönmüş Kunâla
denizler soğuk
gözlerinde bir şey var Kunâla
akşamlar içinde sana bakıyorum
gözlerinde bir şey var Kunâla
yedi sene
bunu düşünüyorum
yedi sene
yedi an
Asaf Halet Çelebi
Nimesin
Öykü ikinci yazın ortasında, yılın ilk ateş yağmurunun yağdığı akşam başlamıştı. Üzerinde senin için göçerlerden aldığım, kırmızısı uzun yıllar önce solmuş Nym ipeği elbise vardı. Ejderha çiçeklerinin arasında koşuyordun, sıcak damlalar karamel rengi saçlarının üzerinde yuvarlanıyordu. Kar Yıldızı kadar beyazdın.
Uçurumun kenarına varınca durdun, ellerini havaya kaldırıp gözlerini kapattın. Yağmur yalnızca sana yağıyor gibiydi, belki de sahiden öyleydi. Bilmiyorum Nis, bilmediğim o kadar çok şey var ki... Gözlerini açıp bana seslendin, damlalar burnunu sıyırıp dudaklarından içeri kaydı.
"Nimesin, buraya gel!"
Konuşurken sıcak damlalar minyatür eller gibi gözlerinden, burnundan ve dudaklarından boynuna doğru akıp elbisene dökülüyordu, gülüyordun. Uçurumun ötesindeki ormanın kıyısında köylü kadınlar ılık yağmur suyuyla çocuklarını yıkıyordu, toprak sabununun kokusu çiçeklerin kokusuna karışmıştı. Çocuklar da seninle birlikte gülüyordu Nis, ama senin güldüğünü görmüyorlardı. Kimse görmüyordu, yalnızca ben…
Sana doğru birkaç adım attım, kendi etrafında dönerken sıçrattığın damlalar yüzüme, ellerime çarpıyordu. Sana o kadar yakındım. Birden durdun, gülümsemen mum çiçekleriyle kaplı bir sarmaşık gibi yüzünü sardı. Elini bana uzattın, bir ayağını geriye attın. Yavaşlayan zaman içindeki o tek bir an içinde sana baktım Nis. Gözlerinde bir şeyler vardı. Düşerken gözlerinde bir şeyler vardı ve ben seni tutamadım. Elim eline uzandı ama seni tutamadım. Yedi sene “o an”ı düşündüm Nis, ama o an hiç düşünmedim. Sadece peşinden gittim.
Ölümbozan sanki su değil de ateşti. Ben ona sarıldıkça o beni itti. Seni aradım Nis, sanki asırlar sürdü. Sonunda yüzeye çıkıp yardım istediğimi hatırlıyorum. Öyle bağırdım ki, Kış Uykusu’ndakiler bile sesimi duyabilirdi. Ama kimse gelmedi Nis. Kumsalda kuş taşı toplayan rahipler, kurutulmuş elma ve sim çayı satan yaşlı kadın, Albatros’un masalcısı, çocuklarını yıkayan köylü kadınlar, toprak sabunu kokan çocuklar… Kimse gelmedi ve sen gittin, gittiğini anladığımda ağladım Nis. Çünkü tek yapabildiğim buydu. Her şeyini kaybetmiş bir çocuk gibi ağladım. Dudaklarımın arasından akan çığlık denizin sularını kumsala savurdu ve Ölümbozan’ın kucağında kayboldum.
Nis
“Hey, denizkızı!”
Gözlerimi aralayıp yukarı, ona baktım. Dudakları yüzüne genişçe yayılmış, gülümsemesi neredeyse yüzünün tamamını kaplamıştı. Nemli toprakla kaplı ellerini solmuş tişörtüne sildi ve beni daha net görebilmek için gözlerini kıstı.
“İstediğin çiçekleri diktim, umarım bu defa çizmek istediğin kuşları bahçeye çekmeyi başarırız.”
“Teşekkürler, Nisien. Tanıdığım en yardımsever, en süper, en harika, en görkemli, en efsanevi…”
Kaşlarını çatarak bana baktığını fark edince kıkırdadım. Nisien benim 7 senelik dostumdu, onu pohpohladığımı daha ilk saniyeden anlayabiliyordu.
Öğlen güneşi altın rengi sakallarından dünyaya yansıyordu. Onu güneşin altındayken izlemeye bayılıyordum. Onu güneşin altındayken çizmeye bayılıyordum. Yaz göğü mavisi gözleri ve kıpkırmızı dudakları güneş ışığında onu fantastik bir mücevhermiş gibi gösteriyordu. Bu düşünce bana uzun övgümü tamamlama konusunda ilham verdi.
“Tanıdığım en fantastik Nisien sensin,” dedim ve dudaklarımı ısırarak tepkisini bekledim.
“Tanıdığın tek Nisien, hayır, pardon, dünya üzerindeki tek Nisien ben olduğum için olabilir mi o acaba? Nisien. Kim çocuğuna böyle aptalca, anlamsız bir isim verir ki?”
Omzumu silktim ve konuşmadan önce yeniden gözlerimi kapattım.
“Ben seviyorum.”
“Neyse, ben eve ne zaman döneceğini sormak için gelmiştim aslında.”
“Şu dalın üzerindeki yuvayı görüyor musun?” diyerek yaslandığım ağacın tepesindeki yuvayı işaret ettim. “O yuvada siyah gagalı kırmızı bir kuş ve yavruları var. Onları çizmeye çalışıyorum. Çok az işim kaldı, biter bitmez dönerim.”
***
Göz kapaklarımın içini kıpkırmızı boyayan güneşin altında yeniden doğduğumdan beri dünyada yeterince kırmızı olmadığını düşünüyordum. Ne olurdu çimenler de kırmızı olsaydı, ağaçların yaprakları da. Ve çiçeklerin sapları, yosunlar, yeşil olan her şey...
Rüzgâr ayaklarımın altında hışırdayan ölü yaprakları buhardan kuşlar gibi uçurmaya başladığında hava gökhalıya dökülen lacivert bir boyaymış gibi hafif hafif kararmaya başlamıştı. Kâğıtlarımı dosyama kaldırdım ve ağaçtan destek alarak ayağa kalktım. Yerde duran dosyamı alıp doğrulduğumda attığı her adımda simsiyah kıvırcık saçları sanki canlıymışçasına başının etrafında çılgınca uçuşan bir kadının nefes nefese bana doğru koştuğunu gördüm. Kadın bir adım önümde durdu ve elleriyle omuzlarımı sıkıca kavradı. Konuştuğunda sesi koşmanın getirdiği yorgunlukla kısılmıştı.
"Benimle gelmelisin. Hemen."
Bir anlık şokun etkisinden çıkıp korkmaya başlamıştım. Yavaşça hızlanan nabzım duyuşumu perdeliyordu. Ellerimi kadının sıkı tutuşundan kurtarmak için silkindim.
"Ne gitmesi, bırak beni! Ne yapıyorsun?"
O ise dediğimi hafifçe başını sallayarak geçiştirdi. Gözleri kocaman açılmıştı, yalvarır gibi bakıyordu.
"Lütfen," dedi. Derin bir nefes alıp devam etti, kapattığı gözlerinin arasından bir damla yaş süzülüp esmer teninde kendine ıslak bir yol açtı.
"Anlamıyorsun, lütfen. Açıklayacak vaktim yok."
Amacını anlamasam da son dediğine inanmıştım çünkü konuşurken omuzlarımı sarsmaya başlamıştı ve sürekli omzunun arkasına, geldiği yöne doğru bakıyordu. Onu sakinleştirmeye karar verdim çünkü kadın panik halindeydi ve besbelli benden güçlüydü.
"Sakin olun, lütfen. Sizi tanımıyorum, sizinle gelemem. Lütfen beni yalnız bırakın. Eve dönmeliy-" Ağacın tepesinden kurşun gibi düşen kırmızı bir şey lafımı böldü. Onun resmini çizmeye çalıştığım küçük kırmızı kuş olduğunu fark edince çığlık attım. Kadın dikkatimin dağılmasından faydalanıp ellerimi yakaladı ve beni sürüklemeye başladı.
"O kuş benim yüzümden ölüyor, ben burada olduğum sürece yaşayamaz. Anlamıyor musun? Ben başka... Başka bir yerdenim. Onun ömrünü çalıyorum."
Ayaklarımın altından etrafa saçılan çakıl taşlarından biri kadının kolundan sekip alnıma çarptı, acıyla inledim.
"Bırak beni, canımı yakıyorsun. YARDIM EDİN!"
Kadın ağzımı kapamaya bile zahmet etmeden beni çekmeye devam etti, bu arada omzunun üzerinden aynı sabit noktaya bakıp duruyordu. Bense tekrar tekrar bağırmaya devam ettim. Elbet biri beni duyacaktı. Biri beni duymalıydı...
"YARDIM EDİN LÜTFEN, YARDIM EDİN!"
"NİS! NİS NEREDESİN?"
Nisien'in sesini duyduğum anda bütün vücuduma serin, rahatlatıcı bir his yayıldı. Kadın hala beni sürüklerken ayaklarımı yere daha bir sert basıp arkama baktım. Nisien bütün hızıyla bana doğru koşuyordu ve gittikçe yaklaşıyordu. Kadının gözleri korkuyla genişledi, beni daha büyük bir kuvvetle sürüklemeye başladı. Nisien bana doğru yaklaşıp ellerini uzattığında kadın son bir kuvvetle bana sarılıp beni geriye, yere doğru çekti. Ve Nisien kayboldu. Her şey kayboldu.
Nimesin
Öfke gözyaşlarıyla dolu olan gözleri kızarmıştı, bu şekilde leylak rengi gibi görünüyorlardı. İncinmiş bileklerini şiddetle ovuşturup daha fazla incinmelerine sebep oluyordu. Birkaç saniye boyunca uzakta duran bize baktıktan sonra hışımla arkasını dönüp koşmaya başladı, saçları gün batımından dikilmiş bir perde gibi arkasında savruluyordu. Buraya geldiği geçidi aramaya çalışıyordu, ama geçit kaybolmuştu. O Nis’ti. Ölümbozan’ın bile kendine saklayacağı kadar güzel olan, sıradanı tuzla buz eden kırmızı, gün batımı, ejderha çiçeği, Nis…
Ellerimden akan son güç damlası ve dudaklarımdan havaya süzülen son nefes bacaklarımın gücünü kesince dizlerimin üzerine düştüm. Gözlerimden akan yaşlar ben fark etmeden bir gülümsemeyle genişleyen dudaklarıma tezat oluşturuyordu. O gerçekten de Nis’ti, benim Nis’im. Efsanelerde geçen kadın, Kırmızı Tanrıça, Kuş’u Uyandıran…
Parmaklarımla çenemden avucuma damlayan göz yaşına dokundum, en son Ölümbozan’ın dalgaları arasında ağlamıştım. Sanki kalbimin üstünde uyuyan ejderha uyanmıştı, alevi sönmüştü, acı dinmişti. Nis henüz birkaç metre uzaklaşmıştı ki Boris peşinden koşup onu kolundan yakaladı. Nis onun sıkı tutuşundan kurtulmak için çılgınca tepiniyor ve bağırıyordu.
“Sus, sakinleş dedim sana. Henüz senin doğru kişi olduğundan bile emin değiliz. SANA SAKİNLEŞ DEDİM!”
Boris’in eli rüzgâra kapılmış bir kuş gibi savrulup Nis’in yanağına kondu. Yeniden uçtuğunda yerinde beş tane kırmızı parmak izi bırakmıştı. Kulaklarım garip bir uğultuyla dolmaya başlamadan hemen önce Rahip Jhorn’un öfkeli sesini duydum.
“Ne yaptığını sanıyorsun Boris? O “Kırmızı”. Kuş hepimizin canını alacak. Ellerini onun üzerinden çek, HEMEN DEDİM!”
Sonra zaman yavaşladı, artık Nis’in rüzgârda savrulan her bir saç telini, göz kırpınca yanaklarına değen her bir kirpiği görebiliyordum. Kalp atışlarım uzun aralıklarla gelen şimşekler gibiydi, bütün vücuduma serin bir enerji yayılıyordu. Boris titreyen ellerini boynuna götürdü, dizlerinin üzerine düşmüş nefes almaya çalışırken ruhunu yansıtan yılanlar gibi tıslıyordu. Artık onun yüzü de Nis’inki kadar kırmızıydı. Kırmızıyı seviyordum, Boris gibi insanların yüzünde, Boris gibi insanların bedeninden fışkırıp toprağa karışırken…
“ Hera Jadugara* Nimesin…”
Jhorn’un omzumu sıkıca kavrayan eli beni kendime getirdi. Silkinerek kendime geldim. Uzakta Boris’in öksürdüğünü duyabiliyordum, tıpkı bir çöl köpeğine benziyordu. Sürünerek şu anki tek istikametim olan Nis’ten uzaklaşmaya çalışıyordu.
Artık aramızda yalnızca bir adım vardı. O adımı geçebilir, onu eskisi gibi kollarıma alabilirdim. Ama o bir adımlık mesafe yıkılmaz bir duvardı.
“Nis?”
Ona hitap ederken sesim tıpkı yedi yıl önce olduğu gibiydi: özgüvensizliğin verdiği bir tereddütle dolup taşan, çekingen hatta korkak ama kötülükten yoksun. O ise bana baktı, bana sadece baktı. Söyleyecek hiçbir şeyi yok gibiydi. Tabii ki beni hatırlamıyordu, kehanette bundan bahsedilmişti. Ama bir şey söyler diye düşünmüştüm. Çünkü o akşam gözlerinde bir şeyler vardı ve bana söylemeye fırsatı olmamıştı. Yedi sene o anı düşünmüştüm, yedi milyon sene, yedi an.
“Nis, beni hatırlamadığını biliyorum. Fakat bana güvenmelisin, çünkü aslında beni tanıyorsun. Beni hatırlayacaksın.” Onu ikna etmeye çalışıyordum ama son cümle daha çok benim içindi. Kendimi buna inandırmalıydım, çünkü buna inanmazsam çıldırırdım.
“Şimdi bizimle gelmelisin. Sana söz veriyorum, kimse seni incitmeyecek. Eve varınca her şeyi açıklayacağız. Güven bana.”
Son cümleyle birlikte aradığım özgüveni derinlerde bir yerde bulmuş ve eline uzanmıştım. Ama bu bir hataydı, çünkü kaşları öfkeyle kalktıktan birkaç saniye sonra bir kuş kanadı kadar hafif tokadı yüzümde patladı. Tokatla birlikte boğazımda bir yerde bekleyen kahkaha da uyanarak özgürlüğüne kavuştu. Çığlığına, tekmelerine ve her türlü itirazına aldırmadan onu omzuma atıp kumsalın çıkışındaki çameve götürdüm.
***
Ona kehaneti, görevini, neden burada olduğunu, kısacası benimle olan ilgisi haricindeki her şeyi açıkladıktan sonra hiçbir şey söylemeden odasına çekilmiş ve yatağa yatar yatmaz uyuyakalmıştı. Belki de uyuyor numarası yapıyordu, bilmiyordum. Yatağının yanındaki koltukta oturmuş ifadesiz yüzüne bakarken istediğim tek şey ona her şeyi söylemekti. 12 yaşında onu köylülerin taşlarından kurtaran Nimesin’i anlatmak istiyordum, 16 yaşında ona aşık olan Nimesin’i, 17’sinde onun sevdiği olan Nimesin’i, 22’sinde onu kaybeden Nimesin’i… Ve son olarak o terk edince Ölümbozan’ın soğuk sularından kalbinin yerinde bir ateşle ayrılan, Ojmah’nın en güçlü büyücüsü Hera Jadugara Nimesin’i, yani yokluğunda ruhunu Rakşasa’ya satan Nimesin’i.Ona demek istiyordum ki: Üçüncü güneşin altında bana yönümü gösteren gölgen Ojmah’yı terk edince içimdeki şeytanı nefretin beslediğini anlamıştım. Çünkü Kara nehrin bilgeleri haklıydı Nis. En büyük acının gölgesinde, hiç silmeyecek biri için döktüğün gözyaşları aralıyordu mutluluğun kapısını. Ve o an sevmemekten mutlu oluyordun, görmüştüm bunu. Ben de herkesten nefret ettim, Nis. Sevmediğim insanlardan, bilmediğim insanlardan ama en çok da sevdiklerimden. Sevdiğim herkesten aynı anda nefret ediyordum Nis, bunu bana sen yapmıştın. Bu yüzden en çok da senden nefret ediyordum. O aptal gülümsemenin içimde yaşayan kuşları güldürmesinden, sadece yanımda olmanın bile beni daha güçlü hissettirmesinden, söylediğin tek güzel sözün kötü olan her şeyi silmesinden nefret ediyordum. İçimde yaşayan kuşları öldürmek istedim Nis, çünkü sen başka şarkıları arzularken onlar bana hala senin şarkını söylüyorlardı. O günlerde içimdeki şeytan Ojmah'nın en mutlu ruhuydu. Çünkü insanlar arzularıyla gözlerini bağlamış iğrenç yaratıklardı ve ben de onları incitmekten tarifsiz bir zevk alıyordum. Seni de incitmek istiyordum Nis, ama yapamazdım. Çünkü yoktun. Yokluğun yenilmezdi. Sen benim Aşil topuğumdun, içimdeki şeytanın gölgesiydin.
Nis
Kırmızı. Gece göğü neredeyse kırmızıydı. Milyonlarca yıldız göğün yüzü boyunca yüzlerce farklı şekil oluşturmuştu. Ilık bir esinti usulca tenimi sıyırıp şehir boyunca geziniyordu: Ejderha Uykusu. Şehir gerçekten de ismiyle uyumluydu, çünkü söylediklerine göre bütün yıl durmaksızın esen bu rüzgâr tıpkı uyuyan bir ejderhanın nefesine benziyordu. Kaçırılarak getirilmiş olmama rağmen ilginç bir şekilde burayı sevmiştim.
Korkuluklara sıkıca sarılmış olan parmaklarımı gevşettim ve ağırlığımı yeniden ayaklarıma verdim. Hemen arkamda duran sallanan koltuğa oturdum, bakışlarım yeniden göğe takıldı. "Geçit"ten geçerken dosyamı düşürmüş olmasaydım resmini çizebilirdim. Bu alışmama birazcık da olsa yardımcı olurdu, ne de olsa onlar izin vermedikçe dünyaya dönmeye imkânım yoktu.
Kendilerine Kuş'un Gözleri diyorlardı. Birinci göz Jhorn’du, her şeyi bilen. Jhorn Mehara dininin bilge rahibiydi. Kimse gerçek yaşını bilmiyordu, söylentilere göre Kuş’u uyanık gören son canlı adam oydu. Fakat yaşına göre oldukça dinç görünüyordu. Kısa boylu bir adamdı. Gri-beyaz saçlarını başının tepesinde bu dünyada bile gençlere özgü olduğuna emin olduğum bir biçimde dikleştirerek şekillendirmişti. Eskimiş siyah, deri ceketinin içine yine solmuş bir yelek giymişti. Yeleğinin cebinden zincirli, ilginç bir saat sarkıyordu. Boynunda oldukça eski, yıpranmış bir fular vardı. Gözleri çivit mavisiydi. Kırışıklıklar yüzüne bir harita gibi yayılmıştı fakat bu Jhorn’un çekiciliğine hiç de zarar vermemişti.
İkinci göz Nimesin’di, kudretli olan. Ona Hera Jadugara diyorlardı, bu yüce büyücü manasına geliyormuş. Ojmah’nın en kudretli büyücüsü Nimesin’miş, bu ona Kuş’un armağanıymış. Söylediklerine göre üçüncü göz bendim, her şeye muktedir olan. Yüzyıllardır uyumakta olan Kuş’u uyandıracak savaşçı, kırmızı kadın. Kuş Mehara kehanetlerine göre Ojmah’ya adaleti getirecek olan kutsal bir ruhtu. Bir insan nasıl olur da yüzyıllarca uyur bilmiyordum. Dahası büyücülere, kulağa mitolojik gelen bir dine, başka bir gezegenin varlığına inanma fikri bana delirdiğimi düşündürüyordu. Çünkü beynimin muhtemelen çıldırmış bir köşesi bütün bunlara sorgulamadan inanmayı seçmişti. Burada, bu kumsalda tanıdık bir şeyler vardı. Sonra Nimesin… O bütün bu delilik labirentinde aklımın en sıkı tutunduğu ipti.
Yüzümün önünde ortaya çıkan kadehi görünce bir an için sıçradım. Elin sahibi Nimesin’di. Kadehin içinde garip, yarı saydam lacivert bir sıvı vardı. İçinde minicik pırlanta parçaları gibi parlayan baloncuklar yüzüyordu. Parmaklarım serin camın etrafında sıkıca kapandı.
“Teşekkür ederim. Bu tam olarak nedir? Geceyi bir bardağın içine doldurmuşlar gibi görünüyor.”
“Sānjē, ışığı en soluk olan yıldızın adı. Aslında bu gece üzümünden yapılan ve yalnızca Camkent’te üretilen bir tür şarap. İlk içtiğinde henüz ilk kadehte sarhoş olmuştun. Yanakların kıpkırmızıydı ve sürekli gülümsüyordun. Kadehi dudaklarına götürüp bir yudum daha aldın ve bana dönüp ‘Yıldızları içiyorum Nimesin,’ dedin. ‘Bana geceyi getirmişsin.’ Sonra da ona Sānjē, ismini verdin, böylece Sānjē artık diğer yıldızlardan daha çok parlayacaktı, böyle demiştin.”
Anlattığı hikâyenin bana bir şeyleri çağrıştırmasını, onu hatırlamamı bekliyordu fakat onu dinlerken bir yandan da dikkatle incelememe rağmen hiçbir şey olmadı. Gözlerimdeki bakışı görünce başını eğdi.
“Üzgünüm,” dedim ve bunu kastederek söylemiştim. “Üzgünüm Nimesin, ama kim olduğunu, hayatımın hangi boşluğunu doldurduğunu bilmiyorum. Belki bana söylesen, bu-” Dudaklarıma bastırdığı parmakları lafımı böldü.
“Olmaz, Nis. Üzgünüm.” Konuşurken parmakları dudaklarımın üzerinden kaydı ve yüzümü avuçlarının arasına aldı. Düzgün kaşlarının altında, ay ışığında parlayan gözleri sıcacık bir kahverengiydi. Gözleriyle aynı kahverengi saçları alnının üzerine dökülmüştü, anlık bir dürtüyle onları düzeltmek istedim fakat bunun yerine kadehi tutmayan elimi yumruk yaparak sıktım.
Nimesin elini yüzümden çekip kadehini yere bıraktı ve geriye yaslandı. Ben de ayaklarımı altımda kıvırıp koltuğun sırtına yaslanarak gökyüzüne döndüm ve içeceğimi bitirdim.
Çamev'in bulunduğu kumsalın bitimindeki uçurumun altında bulunan bir mağarada yürüyorduk. Sabahın ilk ışıklarıyla yola çıkmıştık. Etrafımdaki herkes sabırsızca bir şeyler mırıldanıyordu, Nimesin hariç. O oldukça neşeli görünüyordu. Nerede olduğumu bilmiyordum, yaşadığım her şeyin gerçekliğinden şüpheliydim, Nisien için endişeleniyordum... Kısacası kafamın içinde bin türlü hikaye sonsuz bir girdap içerisinde dönüp duruyordu.
Mağaranın girişinden uzaklaştıkça etrafımda tek tük yabancı yüzler görmeye başlamıştım. Kadınlar, erkekler, gençler, çocuklar ve yaşlılar... Hepsi üzerinde güneş sembolleri olan elbiseler giymişlerdi. Birçoğu ellerini mağaranın zeminindeki toprağa gömmüş,transa geçmiş gibi duaya benzeyen bir şeyler mırıldanıyordu. Bazıları bulundukları köşede top gibi büzüşmüş uyuyordu. Fakat geldiğimizi fark eden herkes Nimesin'i görür görmez kollarını kafalarının tepesinde birleştirip yere kapanıyordu. İçlerinden bir tanesi, küçük bir kız çocuğu annesinin elini bırakıp yanıma koştuğunda ve dışına sarı bir göz çizilmiş elini ağzının üzerine kapatıp önümde diz çöktüğü zaman tapındıkları kişinin ben olduğumu fark ettim. Bunun ne anlama geldiğini sormak için döndüğümde Jhorn kısık ama açık bir sesle konuştu.
"Meharan, uyan. Uyan ve her şeye muktedir olanın önünde eğil. Sana vaat edilen gün geldi. Fedakarlık vakti geldi."
Jhorn konuşmaya devam ediyordu fakat dediği hiçbir şeyi anlamıyordum. Bu yüzden Nimesin'in yanına gidip ona tüm bunların ne anlama geldiğini sordum. Sesim mağaranın sessizliği içinde yankı yapmış olmalıydı ki bir anda bütün yüzler bana döndü. Nimesin olayın ciddiyetine tamamen tezat oluşturacak şekilde kahkaha attı ve işaret parmağını dudaklarına bastırıp fısıldadı.
"Sssh, kış uyandığında herkes daha sessiz uyur sevgilim."
Jhorn kaşlarını çatmış Nimesin'e bakıyordu fakat Dûta (Beni dünya ve Ojmah arasındaki geçitten geçiren kadın.) bana bakarak tedirgince gülümsüyordu. Bir an sonra bütün meşaleler söndü. Buna rağmen mağaranın içi insanların yüzlerini görebileceğim kadar aydınlıktı. Kaynağı aramak için çevreme bakınırken, mağara zeminindeki bitkilerin garip, fosforlu bir ışıkla parladıklarını gördüm. Nimesin diz çöktü, toprağın içinden turuncu ışıklar saçan bir şey çıkardı ve onu parmağıma taktı. Bu siyah camdan bir yüzüktü fakat içinde küçük, düzensiz damlacıklar şeklinde yayılmış ışık kaynakları vardı. Ben hayretle elimdeki yüzüğe bakarken Nimesin kulağıma eğilip bir şeyler fısıldadı.
"Jvāḷāmukhī taşından yapılmış yüzükler. Yalnızca Ej Dağı'nın yamaçlarında bulunur. Lavın bir kısmının aniden soğuması sonucu oluştuklarına inanılıyor. Camın içindeki turuncu ışıklar hala donmamış olan lav damlaları. Mehara kahinlerince güç verdiğine inanılır."
Böylece her parmağımıza birer yüzük taktık ve Jhorn'un önderliğinde mağaranın derinliklerine inen yolumuza devam ettik. Uzun bir süre sonra küçük bir odacığa ulaştık. Odacığın önünde biri kadın diğeri erkek iki kişi diz çökmüş bir ağızdan bir ilahi söylüyordu.
"Dinlen şimdi savaşçım. Sonra yaşa, sonra uyan ve izin ver arayanlar bulsun adaletini. Bilge düşünsün, büyücü kutsasın, kırmızı-"
Oda birkaç küçük meşalenin loş ışığıyla aydınlatılıyordu. Kirli beyaz kayalar ve toz dışında tamamen boştu. Fakat sonra onu gördüm, kayalardan oluşmuş dağın ortasında ölü gibi yatıyordu. Sarı pullarının her biri avuç içim büyüklüğündeydi, kuyruğunun ucundan başına kadar bütün omurgası bir diken dizisi ile kaplıydı. Devasa kanatlarını vücudunun etrafına sarmıştı. Ben büyülenmiş bir şekilde ejderhaya yaklaşırken bütün sesler bir hortum gibi etrafımı sarmış kendi ahenklerine kapılıp dönüyordu. Güneş pelerinli insanların duaları, Jhorn'un kelimeleri, nöbetçilerin ilahisi. Fakat hepsinin ötesinde onu duyabiliyordum. Dalgaların kumsala vuruşu gibi burnundan alıp verdiği nefesini, bir kuşun kayalara çarpıp yankılanan çığlığı gibi atan kalbini... Uzaktan, çok uzakta bir yerden Nimesin'in adımı seslendiğini duydum. Fakat yürümeye devam ettim. Avucumda, derimin altında çırpınan bir kuş varmışcasına atan nabzım, serin, metalik pulun üzerinde durdu.
Nimesin
Nis Kuş'a dokunduğu sırada herkes beni tutmakla meşguldü. O kadar korkmuştum ki onları büyüyle savuşturmak aklıma bile gelmemişti. O an yedi yıl önceki Nimesin'dim, uçurumdan düşen Nis'i tutmaya çalışan Nimesin. Ve yine onu tutamamıştım. Fakat bu defa atlayabileceğim bir Ölümbozan yoktu ve Nis tüyler ürperten bir çığlıkla dizlerinin üzerine düştüğünde artık hiçbir şeyin anlamı yoktu.
Öfkeyle haykırdım, mağaranın derinlerinde yuvarlanan kayaların sesi ve çığlıklar duyuldu. Beni tutan kollardan kurtuldum ve ona gittim. Ona dokunmama bir adım kala bütün bedeni alev aldı. Dehşetle dizlerimin üzerine düştüm. Tırnaklarımı zemini kaplayan taşlara saplayıp ayağa kalktım ve Jhorn'un boğazına sarıldım, her şeyi bilen. Gücü kontrol edemiyordum, Jhorn'un yüzünden ince kıymıklar halinde deriler soyuluyordu. gözleri yuvalarından fırlayacak gibiydi. Söyleyecek ne vardı ki?
"BİLİYORDUN!" Gözlerimden kayan yıldızlar Pungerahu'nun göz yaşlarıymışçasına tenimi dağlıyordu. "ONU BEN ÖLDÜRDÜM. ONU DİRİ DİRİ YAKTIM. ONU BURAYA BEN GETİRDİM VE SEN BÜTÜN BUNLARIN OLACAĞINI BİLİYORDUN!"
Jhorn'un yüzü morarmaya başlamıştı ama bu beni durdurmadı. O beş senedir yoldaşımdı, kardeşimdi ve gözümü bile kırpmadan onu öldürmek istiyordum. Rakşasa'nın ininde çürüyüşünü izlemek istiyordum. Fakat sonra onu duydum.
"Nimesin."
Ellerim gevşedi, Jhorn ayaklarımın dibine yığıldı. Ona döndüm. Saçlarının yerini kızıl bir alev almıştı, mavi gözleri kendi kızıl ışığı altında kaynayan birer denize dönüşmüştü. Arkasında Kuş, mücevherlere benzeyen gözlerini aralamıştı. Mağaranın her köşesinden gelip odaya toplanan insanlar, tekrar nefes almaya çalışan Jhorn, hatta Kuş bile onu izliyordu fakat o yalnızca bana bakıyordu.
"Sus. Sus çünkü kış uyandığında herkes daha sessiz uyur sevgilim. Nānā'nın hanındaki cüce şarkıcının söylediği Kış Uykusu şarkısıydı bu. Hatırlıyorum."
Ezgi V.
İstanbul - Lapseki /Çanakkale
19.7.14 - 01:28
Not: Yazı içerisinde bulunan hiçbir resim bana ait değildir. Onları bulduğum sitelerde kaynak belirtilmediği için ben de belirtemeyeceğim.



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder