1. Zamanınız eskimiş küçük hanım. İzin verin, yenileyelim.
Öyle şiddetli bağırıyordum ki boğazım
yanıyordu. Korku dışında hissettiğim tek şey buydu, nefes borumdan ağzıma doğru
tırmanan alevler. Ama beni duymadılar. Oysa rüzgarın kulaklarımı kuşatan vızıltılarla
taşıdığı, adeta göğün rengini bastıran koyu renk lekelerin hayra alamet
olmadığına emindim.
O çocuklar ölecekti, bir oyunun en neşeli
kısmında. Tablo kadar güzel bir son sahnede, sonsuza uzanıyormuş gibi süren,
süren ve süren yaz yeşili çimenlerin üzerinde. Gülerek.
Ben ölmeyecektim, garip bir histi ama
biliyordum. Zamanım gelmemişti. Yağmurlu bir gecede ölecektim, meşalelerin
aydınlattığı loş bir gecede. Öte yandaki asi çimenliğe karşı yüzyıllardır
direnen şu dişleri dökülmüş kale gibi bir yerde mesela.
Kafamdaki düşünceler eriyen karların
delirttiği bir nehir gibi akarken gerçek hayatta zaman yavaşlamış gibiydi. Bir
şekilde, hiçliğin ortasında yaşlı, kambur bir kadın gibi dikilen derme çatma
kulübeye ulaşmayı ve kapıyı arkamdan sürgülemeyi başarmıştım. Neredeyse aynı
anda kulübeye sığınmış olan zayıf, esmer kızı gördüm. Elleriyle ağzını kapatmış
hıçkırıklarını bastırmaya çalışıyordu.
Hiçbir şey demeden vızıltıların arttığı yöne,
kulübenin doğu köşesine ilerledik. Yılların ahşaba açtığı küçük deliklerden her
şey apaçık görünüyordu. Vızıltı bulutu çocukları yutuyordu ve çocuklar
gülüyordu. Boğazımdan yükselen ateşin lav olup gözlerimden aktığını hissettim.
Ellerim hırsla yaşları silerken çok geçmeden yerlerini yenileri alıyordu.
Çocuklar çekirgeleri andıran yaratıkların oluşturduğu bulutun içinde kaybolup,
vızıltı tabloyu tamamen terk ettiği anda kulübenin sürgülü kapısı tek bir
darbede parçalandı.
Çığlığımı susturmak için ellerimi ağzıma
bastırdım. Kapının eskiden örttüğü delikten içeri yaşlı bir kadın geçti. Gri,
kıvırcık saçları ayaklarına kadar uzanıyordu ve kirliydi. Yüzü ve buruşuk
elleri ölüm benekleriyle kaplıydı. Akı sararmış, kataraktlı gözlerini
üzerimizde gezdirdi. Bir süre sonra bakışları benim üzerimde yoğunlaştı ve kendimi çıplak gibi hissetmeme sebep oldu. Kollarımı göğsümün
üzerinde birleştirip cadının gözlerinden sakınmaya çalıştım. Bu hareketim onun
dişsiz ağzını açarak gülmesine sebep oldu.
"Ay çiçeği." dedi bana. "Gün
kızı, kalk, gidiyoruz."
Kemikli elleri kolumun üzerine kapandı ve beni
peşi sıra sürüklemeye başladı. Tutuşu o kadar kuvvetliydi ki direnmenin
anlamsız olduğunu hemen kabullendim.
Sığınaktan çıkarken son bir kez esmer kıza baktım, bakışlarında korku ve
pişmanlık büyüyordu. Ona baktığımı gören cadı durakladı ve kesin bir sesle
konuştu.
"Gecenin
ömrü kısadır. Gün ise evrenin en muhteşem güzelliklerini yaratmaya muktedirdir.
"
Yürüdük, yürüdük ve yürüdük. Yaşlı kalenin
narin duvarları arasında… Sonunda, eski ama sağlam bir kapının önüne
geldiğimizde kadın durdu. Kapının üzerindeki ejderha oymasının yakut gözlerini
öptü ve anlayamadığım sözler mırıldandı. Kapı gözlerimin önünde mucizevi bir
şekilde parladı, cilalandı ve gençleşti. Muhtemelen ilk yapıldığında nasılsa
şimdi de öyle görünüyordu. Kadın kapının parlak gümüş tokmağını çevirdi ve beni
peşinden çekerek içeriye girdi.
Her nasılsa akşam olmuştu. Koyu gri taş
duvarların üzerine asılmış kırmızı ve altın rengi desenli halılar meşale
ışığıyla parlıyordu. Tavandan sarkan yakut işlemeli avizelerin üzerindeki bal
rengi mumlar geniş salonu sarı bir ışıkla aydınlatıyordu. Yaşlı kadın mum
ışığında eskisi kadar yaşlı ve çirkin görünmüyordu. Saçları parlak ve temizdi,
ölüm benekleri yok olmuştu ve gözleri artık canlı, parlak bir sarıydı. Salonu
dolduran soylu giyimli insanların şaşkın bakışlarına aldırmadan beni küçük bir
kapıdan içeri soktu.
İçeride ondan daha genç, sarışın bir kadın bizi
bekliyordu. Beni görür görmez belli belirsiz bir fısıltıyla "Bu o
mu?" dedi. Yaşlı kadın güçlü bir sesle. "Ejderhayı buldum." diye
cevapladı. Sarışın kadın ısrarla mırıldandı. "Emin misin, o olduğuna emin
misin?" Yaşlı kadın kesin bir sesle cevabını yineledi. "Ejderhayı
buldum." Sarışın kadın bana şüpheli bir bakış atıp girdiğimiz kapıdan
çıktı.
Cadı, efsanevi oymalarla süslü bir dolaptan
ateş kırmızısı bir elbise çıkardı ve üzerimdeki kıyafetleri çekiştirmeye
başladı. İtiraz etmeye çalıştım ama nedense bu kırılgan görünümlü kadını
engelleyemiyordum. Utançla üzerimi kapamayı denedim fakat kadın iç
çamaşırlarıma uzaydan düşmüş bir yıldıza bakar gibi bakıyordu. Yeniden
gülümsediğinde dişlerinin bembeyaz parladığını gördüm. Şaşkınlığımdan
kurtulunca:
"Beni rahat bırak. Ne yapmaya
çalışıyorsun?" diye itiraz ettim ve kıyafetlerime uzandım. Elleri
kollarımın etrafında kapandı ve tırnakları etime battı.
"Zamanınız eskimiş küçük hanım, izin
verin yenileyelim." dedi.
Çıplaklığımdan bir an önce kurtulmak istediğim
için kırmızı elbiseyi bana giydirmesine itiraz etmedim. Daha sonra beni altın
yaldızlı bir aynanın önündeki kadife döşemeli tabureye oturttu ve ince
parmaklarıyla dağınık kızıl saçlarımı düzeltti. Odadaki bütün mumları yakıp
beni yalnız bıraktı. Kapıyı arkasından kilitlememişti fakat buradan çıksam
nereye gidecektim? İçimden bir ses bir daha asla evime göremeyeceğimi
söylüyordu. O eski kapı gözümün önünde değişmişti ve herkes kraliyet müzesini
soymuş gibi giyiniyordu.
Aynada kendime baktım ve şaşırtıcı bir şekilde
bu kıyafetlerle eskisinden daha güzel göründüğünü fark ettim. Elbisenin
kırmızısı gözlerimi lacivert gibi gösteriyordu. Çillerim mum ışığında daha
belirgindi ve kadının saçlarıma damlattığı sıvı akasya ağacının beyaz çiçekleri
gibi kokuyordu. Aynadaki aksimin sağ gözünden bir damla yaş aktı ve tam o anda
arkamdaki kapı gıcırdayarak açıldı.
Karşımda bugüne kadar gördüğüm en güzel adam
duruyordu. Başında saçlarının tepesine kıvrılmış uyuyan bir ejderhaya benzeyen
ince bir taç vardı. Dalgalı, kuzguni siyah saçları, lacivert gözleri ve
neredeyse kırmızı dudakları soluk beyaz teniyle göz alıcı bir tezat
oluşturuyordu. Yüzünün her hattı dünyanın en yetenekli heykeltraşı tarafından
özenle şekillendirilmiş gibi düz ve biçimliydi. Üzerinde gümüş ipliklerle
işlenmiş gece mavisi, kadife bir ceket içerisinde ince, ipek bir gömlek ve
bacakları ile kalçasını sıkıca saran siyah deri bir pantolon vardı.
Aramızdaki birkaç adımı yavaşça kapattı,
çıplak, zarif ayakları uzun tüylü halının üzerinde hiç ses çıkarmadan kaydı.
Baş parmağıyla hala dudağımın üzerinde duran göz yaşını sildi ve bana baktı.
Bana sadece baktı. Küçük, muzip bir gülümsemeyle kıvrılan dudakları bana adeta
"Zamanınız eskimiş, küçük hanım. İzin verin, yenileyelim." diyordu.
7 Ağustos 2013
Ezgi Varol
l

Yazıya devam edersen ve sürrealist öyküler üzerine bir kitap falan basarsan çok iyi iş yapacağı şimdiden belli. Yazın dilin gayet akıcı, repliklerde sıkıntı var gibi o da şu meşhur başlık ve repliğin bana itici gelmesinden olabilir. Onun dışında dört dörtlük bir iş, devamını bekliyor olacağım.
YanıtlaSil