18 Ekim 2013 Cuma

Zamanınız eskimiş küçük hanım. İzin verin, yenileyelim.

Uyanmayı Unuttuğum Rüyalar Serisi 




1. Zamanınız eskimiş küçük hanım. İzin verin, yenileyelim.

Öyle şiddetli bağırıyordum ki boğazım yanıyordu. Korku dışında hissettiğim tek şey buydu, nefes borumdan ağzıma doğru tırmanan alevler. Ama beni duymadılar. Oysa rüzgarın kulaklarımı kuşatan vızıltılarla taşıdığı, adeta göğün rengini bastıran koyu renk lekelerin hayra alamet olmadığına emindim.

O çocuklar ölecekti, bir oyunun en neşeli kısmında. Tablo kadar güzel bir son sahnede, sonsuza uzanıyormuş gibi süren, süren ve süren yaz yeşili çimenlerin üzerinde. Gülerek.

Ben ölmeyecektim, garip bir histi ama biliyordum. Zamanım gelmemişti. Yağmurlu bir gecede ölecektim, meşalelerin aydınlattığı loş bir gecede. Öte yandaki asi çimenliğe karşı yüzyıllardır direnen şu dişleri dökülmüş kale gibi bir yerde mesela.

Kafamdaki düşünceler eriyen karların delirttiği bir nehir gibi akarken gerçek hayatta zaman yavaşlamış gibiydi. Bir şekilde, hiçliğin ortasında yaşlı, kambur bir kadın gibi dikilen derme çatma kulübeye ulaşmayı ve kapıyı arkamdan sürgülemeyi başarmıştım. Neredeyse aynı anda kulübeye sığınmış olan zayıf, esmer kızı gördüm. Elleriyle ağzını kapatmış hıçkırıklarını bastırmaya çalışıyordu.

Hiçbir şey demeden vızıltıların arttığı yöne, kulübenin doğu köşesine ilerledik. Yılların ahşaba açtığı küçük deliklerden her şey apaçık görünüyordu. Vızıltı bulutu çocukları yutuyordu ve çocuklar gülüyordu. Boğazımdan yükselen ateşin lav olup gözlerimden aktığını hissettim. Ellerim hırsla yaşları silerken çok geçmeden yerlerini yenileri alıyordu. Çocuklar çekirgeleri andıran yaratıkların oluşturduğu bulutun içinde kaybolup, vızıltı tabloyu tamamen terk ettiği anda kulübenin sürgülü kapısı tek bir darbede parçalandı.

Çığlığımı susturmak için ellerimi ağzıma bastırdım. Kapının eskiden örttüğü delikten içeri yaşlı bir kadın geçti. Gri, kıvırcık saçları ayaklarına kadar uzanıyordu ve kirliydi. Yüzü ve buruşuk elleri ölüm benekleriyle kaplıydı. Akı sararmış, kataraktlı gözlerini üzerimizde gezdirdi. Bir süre sonra bakışları benim üzerimde yoğunlaştı  ve kendimi çıplak  gibi hissetmeme sebep oldu. Kollarımı göğsümün üzerinde birleştirip cadının gözlerinden sakınmaya çalıştım. Bu hareketim onun dişsiz ağzını açarak gülmesine sebep oldu.

"Ay çiçeği." dedi bana. "Gün kızı, kalk, gidiyoruz."

Kemikli elleri kolumun üzerine kapandı ve beni peşi sıra sürüklemeye başladı. Tutuşu o kadar kuvvetliydi ki direnmenin anlamsız olduğunu hemen kabullendim.  Sığınaktan çıkarken son bir kez esmer kıza baktım, bakışlarında korku ve pişmanlık büyüyordu. Ona baktığımı gören cadı durakladı ve kesin bir sesle konuştu.

"Gecenin ömrü kısadır. Gün ise evrenin en muhteşem güzelliklerini yaratmaya muktedirdir. "

Yürüdük, yürüdük ve yürüdük. Yaşlı kalenin narin duvarları arasında… Sonunda, eski ama sağlam bir kapının önüne geldiğimizde kadın durdu. Kapının üzerindeki ejderha oymasının yakut gözlerini öptü ve anlayamadığım sözler mırıldandı. Kapı gözlerimin önünde mucizevi bir şekilde parladı, cilalandı ve gençleşti. Muhtemelen ilk yapıldığında nasılsa şimdi de öyle görünüyordu. Kadın kapının parlak gümüş tokmağını çevirdi ve beni peşinden çekerek içeriye girdi.

Her nasılsa akşam olmuştu. Koyu gri taş duvarların üzerine asılmış kırmızı ve altın rengi desenli halılar meşale ışığıyla parlıyordu. Tavandan sarkan yakut işlemeli avizelerin üzerindeki bal rengi mumlar geniş salonu sarı bir ışıkla aydınlatıyordu. Yaşlı kadın mum ışığında eskisi kadar yaşlı ve çirkin görünmüyordu. Saçları parlak ve temizdi, ölüm benekleri yok olmuştu ve gözleri artık canlı, parlak bir sarıydı. Salonu dolduran soylu giyimli insanların şaşkın bakışlarına aldırmadan beni küçük bir kapıdan içeri soktu.

İçeride ondan daha genç, sarışın bir kadın bizi bekliyordu. Beni görür görmez belli belirsiz bir fısıltıyla "Bu o mu?" dedi. Yaşlı kadın güçlü bir sesle. "Ejderhayı buldum." diye cevapladı. Sarışın kadın ısrarla mırıldandı. "Emin misin, o olduğuna emin misin?" Yaşlı kadın kesin bir sesle cevabını yineledi. "Ejderhayı buldum." Sarışın kadın bana şüpheli bir bakış atıp girdiğimiz kapıdan çıktı.

Cadı, efsanevi oymalarla süslü bir dolaptan ateş kırmızısı bir elbise çıkardı ve üzerimdeki kıyafetleri çekiştirmeye başladı. İtiraz etmeye çalıştım ama nedense bu kırılgan görünümlü kadını engelleyemiyordum. Utançla üzerimi kapamayı denedim fakat kadın iç çamaşırlarıma uzaydan düşmüş bir yıldıza bakar gibi bakıyordu. Yeniden gülümsediğinde dişlerinin bembeyaz parladığını gördüm. Şaşkınlığımdan kurtulunca:

"Beni rahat bırak. Ne yapmaya çalışıyorsun?" diye itiraz ettim ve kıyafetlerime uzandım. Elleri kollarımın etrafında kapandı ve tırnakları etime battı.

"Zamanınız eskimiş küçük hanım, izin verin yenileyelim." dedi.

Çıplaklığımdan bir an önce kurtulmak istediğim için kırmızı elbiseyi bana giydirmesine itiraz etmedim. Daha sonra beni altın yaldızlı bir aynanın önündeki kadife döşemeli tabureye oturttu ve ince parmaklarıyla dağınık kızıl saçlarımı düzeltti. Odadaki bütün mumları yakıp beni yalnız bıraktı. Kapıyı arkasından kilitlememişti fakat buradan çıksam nereye gidecektim? İçimden bir ses bir daha asla evime göremeyeceğimi söylüyordu. O eski kapı gözümün önünde değişmişti ve herkes kraliyet müzesini soymuş gibi giyiniyordu.

Aynada kendime baktım ve şaşırtıcı bir şekilde bu kıyafetlerle eskisinden daha güzel göründüğünü fark ettim. Elbisenin kırmızısı gözlerimi lacivert gibi gösteriyordu. Çillerim mum ışığında daha belirgindi ve kadının saçlarıma damlattığı sıvı akasya ağacının beyaz çiçekleri gibi kokuyordu. Aynadaki aksimin sağ gözünden bir damla yaş aktı ve tam o anda arkamdaki kapı gıcırdayarak açıldı.

Karşımda bugüne kadar gördüğüm en güzel adam duruyordu. Başında saçlarının tepesine kıvrılmış uyuyan bir ejderhaya benzeyen ince bir taç vardı. Dalgalı, kuzguni siyah saçları, lacivert gözleri ve neredeyse kırmızı dudakları soluk beyaz teniyle göz alıcı bir tezat oluşturuyordu. Yüzünün her hattı dünyanın en yetenekli heykeltraşı tarafından özenle şekillendirilmiş gibi düz ve biçimliydi. Üzerinde gümüş ipliklerle işlenmiş gece mavisi, kadife bir ceket içerisinde ince, ipek bir gömlek ve bacakları ile kalçasını sıkıca saran siyah deri bir pantolon vardı.

Aramızdaki birkaç adımı yavaşça kapattı, çıplak, zarif ayakları uzun tüylü halının üzerinde hiç ses çıkarmadan kaydı. Baş parmağıyla hala dudağımın üzerinde duran göz yaşını sildi ve bana baktı. Bana sadece baktı. Küçük, muzip bir gülümsemeyle kıvrılan dudakları bana adeta "Zamanınız eskimiş, küçük hanım. İzin verin, yenileyelim." diyordu.

7 Ağustos 2013
Ezgi Varol
l

1 yorum:

  1. Yazıya devam edersen ve sürrealist öyküler üzerine bir kitap falan basarsan çok iyi iş yapacağı şimdiden belli. Yazın dilin gayet akıcı, repliklerde sıkıntı var gibi o da şu meşhur başlık ve repliğin bana itici gelmesinden olabilir. Onun dışında dört dörtlük bir iş, devamını bekliyor olacağım.

    YanıtlaSil